ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2013 Çarşamba

Ölüm Sanat ve Mekan Sempozyumu

Bu sene dördüncüsü düzenlenen sempozyum bugün başladı aslında, ben yine de diğer iki gününe katılmak isteyen olur diye programını iletiyorum:


Bu da program efem:

ÖLÜM SANAT VE MEKÂN IV SEMPOZYUMU
 
12-14 KASIM 2013

 
Deniz Yolaç ve kaybettiğimiz bütün diğer öğrencilerimizin aziz hatıralarına...

SUNUŞ

Ölüm bilinci şüphesiz tarih boyunca kültür ve sanat yaratmasında insanoğlunu tetikleyen etkenlerin başında gelmiştir. Zygmunt Bauman kültürü “insanların farkında oldukları şeyi unutturmaya yönelik incelikli, karşı-anımsatıcı teknik bir aygıt” olarak tanımlarken, kaynağını ölüm bilincine ve ölüm gerçeğini unutma gereksinimine bağlar.  Ölü gömme ritüelleri, mezar ve mezarlıkların ortaya çıkışı tarihöncesi uzmanları tarafından insanlık eşiğinden geçmenin önkoşulu olarak kabul edilir. Ölüm kavramı, insanı hayatın geçiciliği karşısında kalıcı bir şeyler yaratma konusunda uyarmış ve sanat yapıtının doğuşuna zemin hazırlayarak başta plastik sanatlar, edebiyat ve müzik gibi alanlarda olmak üzere sanat yaratımının bütün dallarında estetik yönden en etkileyici yapıtların oluşmasına aracı olmuştur. Öte yandan ölüm gerçekleştiğinde, ölüyü dini inançlar çerçevesinde öte dünyaya hazırlama ve aynı zamanda geride kalanların ölüm acısını hafifletme çabalarının sonucu olarak ortaya çıkan mezar anıtları da, gene ölüm ve yaratma arasındaki ilişkinin somut kanıtlarını oluşturur.  
“Ölüm Sanat ve Mekân Sempozyumlarının amacı, ölüm kavramının gerek birey ve toplumun yaşamındaki, gerekse sanat yaratımındaki yeri ve önemini felsefe, toplum bilimleri ve çeşitli sanat dalları üzerinden irdeleyerek bir kez daha vurgulamak.  
  

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı Kampüsü
Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu 

Yrd.Doç.Dr. Gevher Gökçe Acar'ın Ölüm Sanat ve Mekân seçmeli dersi kapsamında düzenlenmektedir.


olumsanatmekan@gmail.com


12 KASIM  SALI

10:30- 10:45           Açılış       
Oturum Başkanı     M. Baha Tanman
10:45-11:15            Uğur Tuztaşı           Ebedî "İz"den Edebî Huzura; Türk Sanatı/Mimarisinde Ölüm[-lün-]ün Kalıtsal Hâzzı: Fânilik
11:15-11:45            Hürü Kaya               Fotoğrafla Kendi Acıma Bakmayı Deneyimlemem
11:45-12:15            Burcu Alkan            Faust Anlatılarında Ölümsüzlüğün Bedeli, Ölümün Mekanları
12-15-12:30            Tartışma
12:30-13:30             Öğle arası

Oturum Başkanı      Aykut Köksal
13:30-14:00             Ekrem Işın                 “Her Şey Yerli Yerinde”: Ölümün Geleneksel Topografyası Üzerine Düşünceler
14.00-14:30             Boran Ekinci             Ölümden sonra..
14:30-15:00             Rahmi Öğdül            Ölümlerden ölüm beğen!... Benimki Barok olsun
15:00-15:30             Gündüz Gökçe          Müzikte Ölüme Bir Bakış
15:30-15:45             Tartışma
15:45-16:00             Kahve arası
16:00-17:35             Film gösterimi “Das Ende ist mein Anfang” [Son Benim Başlangıcımdır] Yönetmen Jo Baier [Türkçe dublajlı]

       
13 KASIM ÇARŞAMBA

10:00-10:30            Gevher Gökçe Acar     Yaşayanlara Kemik Ölülere Ziyafet; Meksika’da  Yaşamın Acı Ölümün Tatlı Yüzü
10:30-10:40             Tartışma
10:40-12:10             Belgesel Film Gösterimi  “La Santa Muerte” Yönetmen Eva Aridjis [İspanyolca, İngilizce altyazılı]

12:10-13:00             Öğle arası          

13:00-14:30             Film gösterimi “Orphée & Eurydice” Müzik Christoph Willibald Gluck Libretto Pierre-Louis Moline Yönetmen Arnaud Petitet & David Alagna   [Libretto İngilizce altyazılı]
14:30-14:45             Kahve arası         

Oturum Başkanı      İlke Boran
14:45-15:15             Eser Yavuz Tiryaki       Operada Orfeo Miti ve  Aşk-Ölüm Figürleri Üzerine Metinlerarası Bir Çalışma
15:15-15:45             Can Denizci                   Beethoven'in Heiligenstadt Vasiyetnamesi'nin Ardındaki Ölüm-Sanat İlişkisi
15:45-16:25             Aslıhan Eruzun Özel    Türk Tasavvuf Müziğinde Ölüm Teması 
                                                                           [Açıklamalı Dinleti]
                                   
                                                                            Ses Sanatçısı        Hafız Murat Taştekin
                                                                            Ney                        Hülya Dışkaya
                                                                            Tanbur                  Korkutalp Bilgin
                                                                            Klasik Kemençe   Aslıhan Eruzun Özel
16:25-16:40             Tartışma
16:40-16:50             Kahve arası
16:50-17:50             Belgesel Film Gösterimi: “Hermann Nitsch” Yönetmen Daniela Ambrosoli  [Almanca, İngilizce altyazılı]      


14 KASIM PERŞEMBE

Oturum Başkanı     Şükrü Aslan
11:00-11:30            Mehmet Fırıncı     Toplumsal Mücadelede Sanatçı Duruşuyla Käthe Kollwitz ve (The End) Son Adlı Eserinin Analizi
11:30-12:00             Yaşar Çabuklu        Ölümün Doğal Bir Olgu Olmaktan Uzaklaşması
12:00-12:30             Erdem Ceylan         “Çanlar Çanlar İçin Çalıyor”a Karşı “Ölür ise Ten Ölür Çanlar Ölesi Değil”      
12:30-12:45             Tartışma

12:45-13-30             Öğle arası

Oturum Başkanı      Umut Tümay Arslan
13:30-14:00             Zeki Coşkun                Sanat ya da Yoklukla Baş Etme Yolları
14:00-14:30             Tuna Erdem                Yaşayan Ölüler ve Direnen Eylemciler: İşgal Hareketleri ile Zombi Metaforu Arasındaki Çetrefil İlişkiler
14:30-15:00             Hakan Savaş                Gidişler [Okuribito/Departures] ya da Ayrılık Olmasaydı…
15:00-15:15             Tartışma
15:15-15:30             Kahve arası
15:30-17:40             Film gösterimi             “Okuribito” [Gidişler] Yönetmen Yojiro Takita [Japonca, Türkçe altyazılı]

2 Kasım 2012 Cuma

ÖLÜM SANAT VE MEKÂN III SEMPOZYUMU

Her ne kadar Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (bir alışamadım bu isme) hala bir enkaz halinde olsa da oditoryumda yapılacağı iddia edilen misler gibi sempozyum. Dört gün boyunca çeşitli belgeseller, filmler, farklı ekollerden değişik bakış açıları yer alacak, güzel olacak. Ölümün sanatı nasıl yakamozladığını izleyeceğiz. Duyalım duyuralım.
ÖLÜM SANAT VE MEKÂN III SEMPOZYUMU
5-7 KASIM 2012

Deniz Yolaç ve kaybettiğimiz bütün diğer öğrencilerimizin aziz hatıralarına...

SUNUŞ

Ölüm bilinci şüphesiz tarih boyunca kültür ve sanat yaratmasında insanoğlunu tetikleyen etkenlerin başında gelmiştir. Zygmunt Bauman kültürü “insanların farkında oldukları şeyi unutturmaya yönelik incelikli, karşı-anımsatıcı teknik bir aygıt” olarak tanımlarken, kaynağını ölüm bilincine ve ölüm gerçeğini unutma gereksinimine bağlar.  Ölü gömme ritüelleri, mezar ve mezarlıkların ortaya çıkışı tarihöncesi uzmanları tarafından insanlık eşiğinden geçmenin önkoşulu olarak kabul edilir. Ölüm kavramı, insanı hayatın geçiciliği karşısında kalıcı bir şeyler yaratma konusunda uyarmış ve sanat yapıtının doğuşuna zemin hazırlayarak başta plastik sanatlar, edebiyat ve müzik gibi alanlarda olmak üzere sanat yaratımının bütün dallarında estetik yönden en etkileyici yapıtların oluşmasına aracı olmuştur. Öte yandan ölüm gerçekleştiğinde, ölüyü dini inançlar çerçevesinde öte dünyaya hazırlama ve aynı zamanda geride kalanların ölüm acısını hafifletme çabalarının sonucu olarak ortaya çıkan mezar anıtları da, gene ölüm ve yaratma arasındaki ilişkinin somut kanıtlarını oluşturur.  
“Ölüm Sanat ve Mekân III Sempozyumu'nun amacı, ölüm kavramının gerek birey ve toplumun yaşamındaki, gerekse sanat yaratımındaki yeri ve önemini felsefe, toplum bilimleri ve çeşitli sanat dalları üzerinden irdeleyerek bir kez daha vurgulamak.  
  

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı Kampüsü
Video Konferans Salonu [5 Kasım 2012]
Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu [6-7 Kasım 2012]
Yrd.Doç.Dr. Gevher Gökçe Acar'ın Ölüm Sanat ve Mekân seçmeli dersi kapsamında düzenlenmektedir.





5 KASIM 2012 PAZARTESİ
Video Konferans Salonu

11:00- 11:15            Açılış       

Oturum Başkanı        Şebnem Uzunarslan

11:15-11:45             Levent Şentürk                  Demirbaş Dolabından Dönme Dolaba: İktidar, Bellek ve Ölüm Katmanları Arasında
11:45-12:15             Nurullah Ulutaş                  Felsefî Bir Gerekçeyle Ölümü Estetize Etme Sanatı: Roman ve İntihar
12:15-12:45             Fatih Danacı                      Korku Sinemasında Yeniden Dirilme Konsepti
12:45-13:00             Tartışma

13:00-14:00             Öğle arası

14:00-14:30             Gevher Gökçe Acar            Orta Asya'dan İstanbul'a Şamanizm'den İslâm'a Türklerde Ölümün Değişen ve Değişmeyen Yüzü
14:30-15:15             Belgesel Film Gösterimi      Tibet’in Ölüler Kitabı
                                   

6 KASIM 2012 SALI

Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu

Oturum Başkanı        Güzin Kaya

11:00-11.30             Barış Özgen Şensoy           Freud’da Ölüm ve Sanat: İmkânlar, Sınırlar ve Metodoloji    
11:30-12:00             Erdem Ceylan                   Toten-Bau-haus: Bauhaus’ta Ölüm
12:00-12:30             Kerem Özel                       Şehitlik Tasarımında İnsani Boyut: Muammer Onat Karaoğlanoğlu Şehitliği          
12:30-13:00             Zeynep Sayın                    Çin’den Bizans’a Ölüm
13:00-13:15             Tartışma

13:15-14:15             Öğle arası

Oturum Başkanı        Oğuz Özer

14:15-14:45             Melih Başaran                   Maurice Blanchot’nun Yaşam-Ölümöyküsel (Bio-thanatographique) Metni: Ölüm Anım
14:45-15:15             Ahmet Erözenci                 Edebiyatta Ölüm-Bir Kişisel Yaklaşım
15:15-15:45             Buket Akgün                      Karanlık Ana Tanrıça’nın Soyundan Gelmek: Edebiyat ve Sanatta Cadılar ve Ölüm
15:45-16:00             Tartışma

16:00-16:15             Kahve arası

16:15-16:45             Film Gösterimi                   Annabel Lee   Animatör  George Higham 
                                                                          Kostnice [Kemiklik] Yönetmen Jan Švankmajer


7 KASIM 2012 ÇARŞAMBA

Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu

Oturum Başkanı        Şükrü Aslan

10:30-11:00             Tuna Erdem                      Sinema ve Televizyon Dizilerinde Nekrofili
11:00-11:30             Ercan Kesal                      “Bir Zamanlar Anadolu’da” Filminin Senaryo Yazım Sürecinde “Ölüm”  Üzerine  Okumalar
11:30-12:00             Can Denizci                       Franz Schubert’in ‘Kış Yolculuğu’ Şarkı Dizisinde Simgesel Ev Olgusu: Yolculuk ve Ölüm Eğretilemeleri
12:00-12-15             Tartışma 

12:15-13:30             Öğle arası

Oturum Başkanı        Aykut Köksal

13:30-14:00             Haluk Çetinkaya                 Antik Dünyada Ölüm Algısı ve Sanattaki Yansıması
14:00-14:30             Filiz Özer                            Ata Kültünün Antik Roma Sanatına Etkisi
14:30-15:00             Eva Aleksandru Şarlak        Şişli Hristiyan Mezarlıklarında Üslup Çeşitliliği
15:00-15:15             Tartışma

15:15-15:30             Kahve arası

15:30-16:00             Yusuf Benli                        Ozanların Dilinden: Halk Şiirinde Ölüm
16:00-17:00             Ağıt icraları                       Yusuf Benli, Kumru Dilber, Makbule Oral

13 Temmuz 2012 Cuma

Sizin insanlığınız!

Biraz önce Big Cat's Diary bloguna yazdığım yazıyı buraya da aktarmak istiyorum. Kedi diyorsunuz ya bana, işte ben o kedilikten onur duyuyorum!

http://bigcatsdiary.blogspot.com/2012/07/sizin-insanlgnz.html

Gelin size sizin insanlığınızı anlatayım biraz.

Onur yürüyüşüne gidiyorum, az bir vakit kalmış ve elimde bir sürü eşya var bir kısmı uzun plastik boru, giderken çöpe atacağım.

Evden çıkar çıkmaz yerde bir yavru kedi görüyorum, daha doğrusu bir ceset, bir gözü yok, bakmamaya çalışıyorum, bağırsakları az ötede, rüzgar var. Elim kolum dolu ama onu orada öylece bırakamam bırakanın yaptığı gibi.

Çöp poşetimde bir sıyrık açıyorum, ıslak mendil çıkarıyorum ve kediye bakmadan çöp poşetine sokmaya çalışıyorum. Siz ne yapıyorsunuz? Ben elimde kolumda onca eşya varken cenazeyi kaldırmaya çalışıyorum, sizin insanlığınız ise rüzgarın açtığı bacaklarımı izliyor ve ağzının suyu akıyor, kadınlı erkekli. Bu arada bacaklarım güzel değil, siz çirkinsiniz! Bacaklarım sizin çirkin ve iğrenç olduğunuz kadar asla güzel olamaz zaten!

Yardım talebi mi? Dalga mı geçiyorsunuz? Sonra bağırsakları almam gerek ama allah kahretsin ne biçim bir rüzgar var... bir türlü poşete sokamıyorum, elim ayağım titremeye başlıyor, bakmadan kaldırmaya çalışıyorum sizin insanlığınızın pisliğini... Elim kolum hala dolu çöpe doğru hızlı hızlı gidiyorum, ağladığımı söylememe gerek var mı?

En son çöp yolunda boruları atıyorum elimden çünkü poşeti toparlayamayacağım... Ağlayarak kedili poşeti atıp borularıma dönüyorum ve onları da atıyorum.

Onur yürüyüşüne giderken ve hatta ritm ekibinin arkasında olmama rağmen -en eğlenceli yerlerden biri- göz yaşlarımı tutamıyorum, sanırım en az bir saat sürekli ağlıyorum, göz yaşlarımı tutamıyorum, tutamıyorum, tutamıyorum.... Billur tuz gibi akıyorlar, akıyorlar, akıyorlar...

Bugün sabah Ümraniye'de iki göz toplam 12 metrekare mutfağı olmayan, suyu olmayan, tuvaleti dışarıda bahçeli bir evde yaşayan kadına barınağa ve belediyeye göndereceğim paketleri götürmesi için bir arkadaşıma veriyorum. Kadın temizlikçi, geliri yok çünkü artık yaşlı ve çalışamıyor, ve o gecekonduya her ay 350 lira ödüyor, suyu yok. O hali ile bahçede ikisi felçli 8 köpek ve yirmiye yakın kedi bakmaya çalışıyor. Kadının yiyecek ekmeği yok, yani var ama küflü. Yanına koyacağı bir peynri bir bir şeyi bile yok. Komşulardan aldığı su ile küflü ekmekten papara yapıp hayvanlara yedirmeye çalışıyor. Kadına konu komşu bakıyor ya da bakmaya çalışıyor. Ben kadının hikayesini duyduğum gün boyunca durmaksızın ağlıyorum, kıyafetler olur mu olmaz mı bilmeden en azından genel olabilecekleri de araya katıp giysi de göndermeye çalışıyorum, hayvanların altına sereceği örtü, annem ve babamın yastığı, felçli köpeklerin başının altına koyar, bebeklik yastıklarımdan biri... Arkadaşım dokuz koca paket mama ile götürecek ya da götürdü bunları. Tüm bu yüklemeleri yapmak için erken kalkıyorum ama kötüyüm, işlem bitince yatıyorum tekrar.

Rüyamda beni yemyeşil giydirmişler, hemşire muamelesi görüyorum bir hastanede, ben damar yolu nasıl açacağım, bilmediğim bir o var derken çalan telefona uyanıyorum. Sancım var, reglim.

Arkadaşım Digiturk'ün orada bir kediye araba çarptığını, kedinin durumunun çok kötü olduğunu, veteriner teknisyenin yıllık izinde olduğunu, kısacası gidip alabilecek kimse olmadığını söylüyor. Pijamalarla ve yataktayım. Tamam diyorum, ikinciye aradığında veterinerde olmama şaşırıyor, çünkü hayat memat meselesi ise elime ne geçtiyse giyip koşuyorum, serde kısa mesafe koşuculuğu da var.

Kediyi arıyorum güya ora ile ilgilenen görevli 'Çöpe atmışlar,' diyor, 'Ben çıkardım çimlerin üzerine...' Ağzıma ne gelirse bunu yapana söyleniyorum.

Hayvan can çekişiyor, yüzü gözü çok fena, ağzından kan gelmiş, ağzı açık gözünü açamıyor. Yine de dayan kuzum diyerek zarar vermeyeyim diye bu sefer sadece hızlı yürüyerek veterine gidiyorum. Kafa travması...

O an daha fazla acı çekmesin istiyorum ama arkadaşım gerekli her şeyin yapılmasını istiyor telefonda. Bazen gerekli işlemler yapılınca kendilerine gelebiliyorlarmış. Bu gelmeyecek, ben biliyorum ama deniyoruz. Transamine çıkarıyorlar, ağlamaya başlıyorum, annem geliyor aklıma, içimden umarım transamine kutusunu atmışımdır evdeki diye geçiriyorum.

Kediye yapılabilecek her şey yapılıyor ama kendine gelmek bir yana daha da can çekişiyor. Beni bilen bilir, yaşam ümidi varsa sonuna kadar giderim. Kediyi daha fazla acı çekmesin diye uyutuyoruz. Ben hem götürürken hem uyuttuğumuzda bunu yapan şerefsizin o küçücük yolda, hızlı gidilebilecek bir yol değil ama gidiyorlar, kaza yapmasını, ağzının burnunun yamulmasını, belasını bulmasını diliyorum. Bari veterinere götür şerrefsiz! Ne diye üstüne çöpe atıyorsun... Senin hatan yüzünden daha fazla can çekişsin, acı çeksin diye mi?!

Kedicik, daha üç dört aylık uysal cici kedicik şimdi kedi cennetinde. Sizin insanlığınız da tam da bu işte!

Ve ben aynı Ümraniye'deki okuma yazma dahi bilmeyen teyze gibi dev bir kedi olmaktan onur duyuyorum!


5 Nisan 2012 Perşembe

annesi erken ölmüş kızlara

Kıymet Nadir Bindebir'in son dönem online Yaprak dergisine yazdığı bir yazıydı bu, sonra o yazı kayboldu ama Kıymetlimisss kaybolmadı neyse ki, ricamı kabul edip hem yazısını hem de kah orada kah burada yayınlama iznini e posta ile gönderdi. 


Kendisi ile çok hoş yazışmalarımız oldu bu arada, bu yazıyı yazdığı insanlardan biri benim canım dostum Esin, her şeyimizle annemin sağlığı ile uğraşırken birdenbire annesini kaybeden Esin.


Kıymetlimiss çok hoş bir şey söyledi bu yazışmalarda: doğada hiçbir canlı annesiz kalmaz, köpek kedi yavrusunu kollar, kaplan yavru maymuna annelik yapar, mutlaka bir "anne" o "yavruya" sahip çıkar. 


Ona da birisi söylemiş, o da başlamış anne edinmeye, hatta anneleri yedekliyorum, demişti, gülüşmüştük. 


Ben bu "anne" tarafından kollanma hissini son Bursa'ya gidişimde çok yoğun hissettim, öyle ki arkadaşımın annesini benim annem sandı apartmandakiler, ilkokul öğretmenim keza öyle, yaşınız kaç olursa olsun bir "anne" mutlaka sizi sahipleniyor bir şekilde. Şu kısa örnekte bile anneyi akraba ortamından uzakta bulacağınızın sinyalleri geliyordur umarım. Bir yanda başın/başımız sağ olsun, bile demeyen bir teyze, diğer tarafta bana gerçekten annelik yapanlar. Bu yazıyı bu yeni "anne"lerime adıyorum.


Özellikle bugün hep aynı kalacak yaşının ilk dönencesi olan anneme, yazacaktım ki iett'nin doğum günü mesajını aldım... Bildirsem mi acaba? Bilemedim gecenin bu saatinde. 


Tüm annelerime ve özellikle bugün doğum günü olan anneme:


(Şu yazıda küfretmek istemem ama eski bilgisayarım nasıl bir şey yapıyorsa dakika başı başka oturum açtınız, tekrar girin bi bişey yapın diyerek zırt pırt yazıyı donduruyor, tüm yazacaklarımı unuttum bu teknik denyoluk yüzünden...)



15 Ocak 2007 de yaprakdergi.com da yayınlandı

http://www.yaprakdergi.com/default.asp?mId=91 (link artık maalesef çalışmıyor)


Anneleri erken ölmüş kızlara

Yazara ait diğer metinler »
Oluşturma tarihi : 20.01.2007 15:54:05
Son değiştirme : 02.02.2007 23:14:42
Yayım tarihi : 20.01.2007
[x] Kapat
Anneme, Esin’e, Gül’e


Çok erken ölmüş anaların kızlarıyız biz.

‘Çekmeden ve çektirmeden’ hiç kimseye yük olmadan bu hayattan kayıp gidivermiş kadınların, hiçkimse tarafından korunmadan yaşamayı öğrenmiş kızları.

Annesiz anneleriz. Öteki kızlara benzemeyiz. Babası erken ölen kızlar hiç büyümezler, hep biraz çocuk kalırlar ama biz farklıyız. Annemizin öldüğü gün büyümek zorunda kaldık çünkü.

Hazırlıksız, hastalıksız  ve  hastanesiz, gencecikken, daha ölüm hiç yakışmıyorken,
apansız, son sardıkları dolmalar buzdolabında, son yıkadıkları çamaşırlar ipte kalıvermiş,
banyoları ferah yeşil elma kokulu  ve ölüm üzerlerine hiç de yakışmamış kadınların kızlarıyız.

Annem öldüğü gün,  bisikletle deniz kıyısında tur atmış, bahçesindeki çiçekleri çapalamış, ayrık otlarını temizlemiş, terası yıkamış. Soğanlı kıyma kavurmuş, dolaba koymuş ve ölmüş.

Bu kadar işte, bisiklete biniyorsun, ot yoluyorsun, kıyma kavuruyorsun ve küt diye düşüp ölüyorsun. Haksızlık. Haksızlığı yapan annem. Ölümü fikrine alışmamız için süre vermedi. Yaşlanmadı,  hastalanmadı, hastanede yatmadı, bizi önceden ikaz etmedi.

Ben öksüz, bisiklet öksüz, otlar, soğanlar, kıymalar bir anda kalıverdik ne yapacağımızı bilemeden. Bir de sardunyaları.

Öksüz, şaşkın dünyanın ortasında öylece tek başımıza kalıverdik. Bu kadar yakınımıza gelebilir miydi ölüm, bu kadar ani mi olurdu?  Daha helva yapmayı bile bilmiyordumki.

İki gün evvel telefonuma bıraktığı mesajında ‘’Sevgili İstanbullular’’ demişti politikacıları taklitle, ‘’Hepinizi öpüyor ve hoşçakalın diyorum’’. Mesajı duyunca aradım. Ona torun sevgisi tattırdığım için uzun uzun teşekkür etti. Oğlumla ne kadar iftihar ettiğinden bahsetti. Ben de ona teşekkür ettim. ‘’Senin desteğin olmasa doğurmaya karar veremezdim ki, sayende doğurdum, sayende büyüttüm’’ dedim. Keşke daha fazlasını söyleseymişim. En çok söyleyemediklerimiz acıtıyor ölenin arkasından. Niye daha fazlasını esirgedim ki?

Bilmiş miydi, bekliyor muydu ölümü? İstemese de bekliyordu galiba. Hem anneannesinin hem de annesinin öldüğü yaştaydı çünkü. O yaş onun korku barajıydı. Şimdi benim de korku barajımdır yakınlaştığım o yaş, ama bir yandan da  hınzırca biliyorum ki; anne tarafımdam üç kuşak kadının yüreğini tıp diye durduruveren o yaşı ben salimen atlatacağım. O barajı geçip, üç kuşaklık o çemberi ben kıracağım.  Onların çağlarının ‘ihtiyar’ yaşları bizim zamanımızın ‘orta yaşlar’ıdır çünkü.

Hastanesiz, doktorsuz ve morgsuz, üçüncü sınıf turistik bir kasabanın mezarlığına, ikindi vakti gömülüverdi annem ben yetişemeden. On gün evvel arabaya el sallarken bırakmıştım, tekrar karşılaştığımızda toprak bir tümseğin altında yatıyordu. El salladığı görüntü dondu beynimin ekranında. Tümseği kazıp vedalaşabilmeyi isterdim. Dokunmak, sarılmak, ona sesimi duyurabilmeyi isterdim.

Dizlerimin üstüne çöküp yumuşak toprağı avuçlayıp durdum. Dinsizlik, inançsızlık
tesellisiz bıraktı beni anamın mezarı başında.

Oğlum onüç yaşında o vakit. Ona baktım, ağlamaktan gözlerinin rengi koyulaşmış, derin deniz mavisi olmuş,

‘’Artık yürürken böceklere, karıncalara basmamaya çok dikkat edeceğim’’ dedi.

‘’Neden?’’ dedim.

‘’Çünkü anneannem re-cycle ediyor’’.

Toprağın altında anamın güzel bedeni, elimde mezar toprağı, gözlerimde yaşlar gülmeye başladım. Sarıldım oğluma. Anneannesinin bedenini doğaya emanet ettiğini düşünen bir torun. Ancak annemin öğrencileri bu kadar açık fikirli olabilirdi.

Düşündüm ki; annem de öyle isterdi, ağlamayalım isterdi mezarının başında. Anladım ki; annesizliğin sihirli iksiri, panzehiri yine anneliktir. Annesizliğin acısını ancak annelik unutturabilir.

Anneleri genç yaşta ölmüş, bir günde büyüyüvermiş kızlar, en çok onlar benzer annelerine.

Başsağlığına gelenler, anneleri erken ölmüş kızların yüzüne bu sebepten bakamazlar. Şaşarak  ve  anamızla aynı akıbeti paylaşacağımızdan emin, tedirgin izlerler çay tepsisini metanetle, annemizinkine benzer adımlarla taşımamızı. Sesimizin, konuşmamızın annemizinkine benzerliği tedirgin eder taziyecileri. Bilmezler ki; biz erken ölmüş anaların erken büyümüş  kızları, anamızın öldüğü yaşın korku barajını gözyaşlarımızla doldururken hayatın bütün gereklerini yerine getirebiliriz.  Öldüğü saat annemizin tahtına oturur, geri kalan ömrümüzde annemiz kadar güzel köfte, börek yapmaya, çekmecelerin içini onun kadar düzenli tutmaya, banyoları onunkiler kadar temiz ve ferah kokutmaya çalışırız. ‘Korunan’ kategorisinden ‘koruyucu’ kategorisine annemizin öldüğü saat geçmişizdir biz. Taziyecileri teselli edecek gücü, annelerimiz ölmeden devretmiştir bize. O gücün farkında değilizdir sadece.

En çok ellerimi benzetirim anneme. Annemi özledikçe ellerime bakarım sekiz senedir. Asla onunkiler kadar becerikli olamayacak, asla onunkiler kadar şefkatle dokunamayacak olan kendi ellerime.

Şimdi annem bana ellerim kadar yakın.

Artık dünyadaki bütün çocukların annesi benim, artık dünyadaki tüm canlılarda biraz annem var.

Yaşarken tekti, öldükten sonra ‘herşey’e dönüştü annem.

24 Ocak 2012 Salı

uğurlar olsun

Bundan şaka maka 19 sene önce, 24 Ocak 1993'te Uğur Mumcu öldürüldüğünde henüz çocuktum. Gözümüze sokulan şeriat canavarı büyük korku salıyordu, tarikatlar boy boy... 


İşte bizden istenen Uğur Mumcu'nun şeriat yanlılarınca öldürüldüğünü düşünmekti. Çünkü onlar Atatürk'ten nefret ederler, Atatürkçülerin Köküne Kibrit Soyu diye dernekleri falan var. Fadime Şahin'ler, Müslüm Gündüz'ler ve rezaletler(i) kol geziyor. O dönem haber alma kaynakları bugünkü gibi değil, ana akım medya rahatlıkla diğer seslerin önüne geçiyor.


Bugün sanırım twitter'dan biri yazdı: O günlerde katil şeriat diye bağıracağımıza katil devlet diye bağırsaydık belki farklı olurdu, diye.


Aslında bir yandan katilin devlet olduğu fısıltıdan uğultu haline geçmişti bile ama kimse bunu dillendiremiyordu. Geriye dönüp baktığımda çok karanlık günler görüyorum, bugün haber kaynaklarının bireysel habere kadar çeşitlendiği bir dönemde olan bitenin vehametini görebildiğimizden belki daha beter durumda da olsak karanlık o günlerin karanlığı gibi değil. 


O günler sanki gözlerimizde perde vardı, benim vardı en azından, çocuktum. Çok üzülmüştüm, nasıl bir öfke ile işlendiyse bu cinayet arabasının bile büyük bir parçası kalmamıştı neredeyse. Bu nasıl büyük bir öfkeydi... Param parça olana kadar maktülüne öfkesi dinmeyecek bir hınç.


Sonra ben yazdıklarını evire çevire okumaya başladım, neydi bu öfkenin nedeni, bulmalıydım. Gördüğüm kadarı ile Uğur Mumcu'nun tek suçu bağımsız ve özgür bir gazeteci olmasıydı. Ne kadar tanıdık, değil mi? Mesleğine duyduğu aşk ve saygıdan dolayı param parça oldu. Uğurlar olsun.


Kızı Özge Mumcu '4 yıl önce "15 yıl önce bugün" adında bir belgesel hazırlamıştık. 19 yıl önce bugün diyerek izleyebilirsiniz... Değişen bir şey yok zira." yazdı dün gece twitter'da, izleyebilirsiniz:



3 Ocak 2012 Salı

Ölmüş birini özlemek / anne yemeği

Şimdi böyle bakınca kalbime giden yol midemden geçiyormuş gibi olmuş ama kazın ayağı öyle değil, böyle:
bu özlem her gün biraz daha artar. (bkz: anne yemeği/@deliberte) onun gibi yemek yapamayacağım, ona yanarım.
(26.07.2011 00:27)
Bakıyoruz: https://twitter.com/#!/deliberte/status/95588495275458560
35 gün sonra annemin yemeğini yemek tuhaf, gerçekten tuhaf, her an içeriden gelecekmiş gibi, bamya ilaç gibi geldi bu arada, canım annem...
25 Temmuz 2011
doymadım doyamadım yemelere seni ben...
(26.07.2011 00:30)



1 Ocak 2012 Pazar

Freddie Mercury

 çok sevdiğiniz birisine bazen yazamazsınız, yüz defa yazıp kağıdı buruşturup atarsınız, işte bu duygularla, ona olan hayranlığımı, ince ruhuna duyduğum sevgimi nasıl anlatacağımı bilemediğim için tek kelime yazamamışım hakkında. halbuki yaşım daha 11, başka bir dünyanın kapılarını açmıştı bana freddie, in my defense'in sözlerini ne kullanırsanız kullanın çıkmayacak şekilde odamın kapısına yazmıştımiyi de bir fırça yemiştim.
bunca yıl geçti ölümünün üzerinden, ne freddie'nin üzerinde tutabileceğim bir sesle karşılaştım, ne de beni queen kadar etkileyen bir müzik grubu ile.

şimdi ise biricik aşkım freddie'nin ardından ölümsüz ruhuna şarkılar söylüyorum, i am the great pretender, pretending i'm doing well, my need is such, i pretend too much, i'm lonely but noone can tell, oh yes i'm the great pretender, drifting in a world of my own, i play the game but to my real shame, you've left me to dream all alone....

too real is this feeling of make believe
too real when i feel my heart can't conceal

oh yes i'm the great pretender
just laughing and gay like a clown
i seem to be what i'm not you see
i'm wearing my heart like a crown
pretending that you're still around

too real when i feel what my heart can't conceal

oh yes i'm the great pretender
just laughing and gay like a clown
i seem to be what i'm not you see
i'm wearing my heart like a crown
pretending that you're
pretending that you're still around...

we still love you, freddie

I still love you
(24.11.2009 00:44)

Annenin ölümü

annenin ölmesi sadece bir varsayımdan ibaretken varsayımlar üzerine düşüncelerin ve yaşanmış acıların farklı yerlerde ele alınması gerektiğini düşünüyorum.

mesela ben bundan bir hafta öncesine kadar birçok varsayımda bulunabilecekken ve elim gitmezken artık bu acıyı tanıyorum, elimle tutuyorum ve diğerlerine gösterebiliyorum.

annenin ölümü ne kadar tanık olsanız da garip yerlerden karşınıza çıkan garip bir var olma hali. ben ki son dönemlerinde hep yanında, son gecesinde artık zamanının dolduğunu, benim için uzatmaları oynamaya başladığını görmüş, apar topar fenalaşmasına gitmiş, ölüsü ile karşılaşacağımı bile bile yoğun bakımın kapısına koşmuş, morga elleri ile götürmüş, öleceğini bilmeme rağmen bilememe rağmen inanamayıp kumaşı açtırmış, morga sokmadan yüzünü görmüş, sarılmış, öpmüş, bursa'ya cenaze nakil aracı ile getirilmeden önce tabuta kendim taşımış, tabutla yolculuk etmiş, defnedileceği yere kendim indirmiş bir insanım. tüm bunlar artık insanın zihninden annesinin yaşadığı pseudo gerçeğini silmeli, değil mi?

annem öleli tam yedi gün oldu, rakam ile 7, hatta sekizinci günden saat alıyoruz, bazılarına göre definden sonrası sayılıyor, o zaman da yarın, ki which is kandil, annemin yedisi ve ben hala kendimi beni aramasını beklerken buluyorum, dün gece ciddi ciddi, bir haftadır buradayım, annem beni nasıl merak etmedi de aramadı hayret derken yakaladım, halbuki telefonunu bile o şaşkınlıkla bloke etmişim, hayatta olsa bile nasıl arasın...

bu sürer mi bilemiyorum, alchoburn'ün annesine söyledim, onda da hala olurmuş benzeri şeyler, acaba olacak mı sonrasında da? sanki buraya gezmeye gelmişim, işleri halledip döneceğim ya da annem bir yere gitmiş gibi, özlem giderek büyüyor. hafta sonu mezarlığa gidemedim, deli gibi özlüyorum, yapılacakları bir kenara bırakıp arkama bakmadan oraya koşmak istiyorum.

bugün annemin yedisi, ben hala deli gibi onu etrafımda arıyorum...



(27.06.2011 15:53)


 bana çocukum demesini özledim.

- saat iki olmuş, sen yatmıyor musun daha çocukum?
+ tamam anne ya üff (annelere en çok söylenenlerden biri)

(13.10.2011 02:20)


*Kıymet Nadir Bindebir'in 20.01.2007 tarihli Annesi Erken Ölen Kızlara diye çok güzel bir yazısı vardı online Yaprak Dergi'de, link ölmüş ve yazıyı bulamadım, ithaf ettiklerinden biri can dostumdu, ilik nakli sonrası annem ölmesin diye didinirken pat diye onun annesi ölüvermişti işte. Henüz mezar yerini bile satın alamadık. Ocak'ta son...*