travma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
travma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2012 Cuma

Sizin insanlığınız!

Biraz önce Big Cat's Diary bloguna yazdığım yazıyı buraya da aktarmak istiyorum. Kedi diyorsunuz ya bana, işte ben o kedilikten onur duyuyorum!

http://bigcatsdiary.blogspot.com/2012/07/sizin-insanlgnz.html

Gelin size sizin insanlığınızı anlatayım biraz.

Onur yürüyüşüne gidiyorum, az bir vakit kalmış ve elimde bir sürü eşya var bir kısmı uzun plastik boru, giderken çöpe atacağım.

Evden çıkar çıkmaz yerde bir yavru kedi görüyorum, daha doğrusu bir ceset, bir gözü yok, bakmamaya çalışıyorum, bağırsakları az ötede, rüzgar var. Elim kolum dolu ama onu orada öylece bırakamam bırakanın yaptığı gibi.

Çöp poşetimde bir sıyrık açıyorum, ıslak mendil çıkarıyorum ve kediye bakmadan çöp poşetine sokmaya çalışıyorum. Siz ne yapıyorsunuz? Ben elimde kolumda onca eşya varken cenazeyi kaldırmaya çalışıyorum, sizin insanlığınız ise rüzgarın açtığı bacaklarımı izliyor ve ağzının suyu akıyor, kadınlı erkekli. Bu arada bacaklarım güzel değil, siz çirkinsiniz! Bacaklarım sizin çirkin ve iğrenç olduğunuz kadar asla güzel olamaz zaten!

Yardım talebi mi? Dalga mı geçiyorsunuz? Sonra bağırsakları almam gerek ama allah kahretsin ne biçim bir rüzgar var... bir türlü poşete sokamıyorum, elim ayağım titremeye başlıyor, bakmadan kaldırmaya çalışıyorum sizin insanlığınızın pisliğini... Elim kolum hala dolu çöpe doğru hızlı hızlı gidiyorum, ağladığımı söylememe gerek var mı?

En son çöp yolunda boruları atıyorum elimden çünkü poşeti toparlayamayacağım... Ağlayarak kedili poşeti atıp borularıma dönüyorum ve onları da atıyorum.

Onur yürüyüşüne giderken ve hatta ritm ekibinin arkasında olmama rağmen -en eğlenceli yerlerden biri- göz yaşlarımı tutamıyorum, sanırım en az bir saat sürekli ağlıyorum, göz yaşlarımı tutamıyorum, tutamıyorum, tutamıyorum.... Billur tuz gibi akıyorlar, akıyorlar, akıyorlar...

Bugün sabah Ümraniye'de iki göz toplam 12 metrekare mutfağı olmayan, suyu olmayan, tuvaleti dışarıda bahçeli bir evde yaşayan kadına barınağa ve belediyeye göndereceğim paketleri götürmesi için bir arkadaşıma veriyorum. Kadın temizlikçi, geliri yok çünkü artık yaşlı ve çalışamıyor, ve o gecekonduya her ay 350 lira ödüyor, suyu yok. O hali ile bahçede ikisi felçli 8 köpek ve yirmiye yakın kedi bakmaya çalışıyor. Kadının yiyecek ekmeği yok, yani var ama küflü. Yanına koyacağı bir peynri bir bir şeyi bile yok. Komşulardan aldığı su ile küflü ekmekten papara yapıp hayvanlara yedirmeye çalışıyor. Kadına konu komşu bakıyor ya da bakmaya çalışıyor. Ben kadının hikayesini duyduğum gün boyunca durmaksızın ağlıyorum, kıyafetler olur mu olmaz mı bilmeden en azından genel olabilecekleri de araya katıp giysi de göndermeye çalışıyorum, hayvanların altına sereceği örtü, annem ve babamın yastığı, felçli köpeklerin başının altına koyar, bebeklik yastıklarımdan biri... Arkadaşım dokuz koca paket mama ile götürecek ya da götürdü bunları. Tüm bu yüklemeleri yapmak için erken kalkıyorum ama kötüyüm, işlem bitince yatıyorum tekrar.

Rüyamda beni yemyeşil giydirmişler, hemşire muamelesi görüyorum bir hastanede, ben damar yolu nasıl açacağım, bilmediğim bir o var derken çalan telefona uyanıyorum. Sancım var, reglim.

Arkadaşım Digiturk'ün orada bir kediye araba çarptığını, kedinin durumunun çok kötü olduğunu, veteriner teknisyenin yıllık izinde olduğunu, kısacası gidip alabilecek kimse olmadığını söylüyor. Pijamalarla ve yataktayım. Tamam diyorum, ikinciye aradığında veterinerde olmama şaşırıyor, çünkü hayat memat meselesi ise elime ne geçtiyse giyip koşuyorum, serde kısa mesafe koşuculuğu da var.

Kediyi arıyorum güya ora ile ilgilenen görevli 'Çöpe atmışlar,' diyor, 'Ben çıkardım çimlerin üzerine...' Ağzıma ne gelirse bunu yapana söyleniyorum.

Hayvan can çekişiyor, yüzü gözü çok fena, ağzından kan gelmiş, ağzı açık gözünü açamıyor. Yine de dayan kuzum diyerek zarar vermeyeyim diye bu sefer sadece hızlı yürüyerek veterine gidiyorum. Kafa travması...

O an daha fazla acı çekmesin istiyorum ama arkadaşım gerekli her şeyin yapılmasını istiyor telefonda. Bazen gerekli işlemler yapılınca kendilerine gelebiliyorlarmış. Bu gelmeyecek, ben biliyorum ama deniyoruz. Transamine çıkarıyorlar, ağlamaya başlıyorum, annem geliyor aklıma, içimden umarım transamine kutusunu atmışımdır evdeki diye geçiriyorum.

Kediye yapılabilecek her şey yapılıyor ama kendine gelmek bir yana daha da can çekişiyor. Beni bilen bilir, yaşam ümidi varsa sonuna kadar giderim. Kediyi daha fazla acı çekmesin diye uyutuyoruz. Ben hem götürürken hem uyuttuğumuzda bunu yapan şerefsizin o küçücük yolda, hızlı gidilebilecek bir yol değil ama gidiyorlar, kaza yapmasını, ağzının burnunun yamulmasını, belasını bulmasını diliyorum. Bari veterinere götür şerrefsiz! Ne diye üstüne çöpe atıyorsun... Senin hatan yüzünden daha fazla can çekişsin, acı çeksin diye mi?!

Kedicik, daha üç dört aylık uysal cici kedicik şimdi kedi cennetinde. Sizin insanlığınız da tam da bu işte!

Ve ben aynı Ümraniye'deki okuma yazma dahi bilmeyen teyze gibi dev bir kedi olmaktan onur duyuyorum!


21 Aralık 2011 Çarşamba

emdr

 ne zaman birinin bu yöntem için eternal sunshine of the spotless mind benzetmesi yaptığı görsem, kusasım geliyor. aynı şeyi avrupa yakası adlı dizi panik atak hastalığı ile burhan altıntop karakteri üzerinden dalga geçtiğinde de hissetmiştim, hala da hissederim ama hakkını yemeyelim, bu daha hafif.

konu üzerine ihtisası olan psikolog ibrahim eke'nin(davranış bilimleri enstitüsü) anlattığına göre, ki kendisi başarılı bir uygulayıcısıdır, yöntem türkiye'de ilk olarak '99 depreminde kullanıldı. depremin getirdiği travmanın etkilerini silmekte çok büyük başarılar elde edildi.

emdr sanıldığının aksine hafızayı silmiyor, bildiklerinizi unutturmuyor, en azından unutmak istediklerinizi. sadece olaya bakış açınızı değiştiriyor, olaya verdiğiniz tepkileri değiştiriyor, elinize iki adet top veriyorlar siz duygularınızı derecelendiriyorsunuz, defter tutuyorsunuz, değişmek için ciddi emek harcıyorsunuz. bir safe place'iniz oluyor. sıkıştığınızda oraya kaçıyorsunuz vs

ben bu konuda danışmanlık almaya gittiğimde psikoloğun bana söylediği ilk şey "siz 4 senedir neredeydiniz?" oldu, gerçi orada istanbul tıp fakültesi psikiyatri bölümü doktoru sibel çelik'in büyük hatası var, iki sene sonra çektiğim acıya dayanamayıp geçirdiklerimin panik atak krizleri olduğunu bilmeyip hayatımda ilk kez bir psikiyatrın kapısına yardım için gittiğimde elime tutuşturulan bir serotonin ilacı ve üç hafta sonra gel'le ve yaşadığım acı nedeni ile aşağılanmayla kalakalmıştım. ilacı kullanmadım, herhangi bir danışmanlık servisine yönlendirilmedim ve bunu meslektaşlarına da defalarca belirttim. o isim hala kulaklarımda çınlar, sibel çelik, insan mısın sen? sonradan öğrendim ki çapa'nın danışmanlık kısımları varmış, oraya yönlendirmek yerine yaşadığım travmayı ve çektiğim acıyı aşağılamasını da ekleyerek bir kutu serobilmemneye hapsetmeye kalkmıştı. hastaneden zırıl zırıl ağlayarak çıktım, kendimi iğrenç hissettiğim nadir anlardan biridir. beni tanıyanlar bilir, kolay ağlamam, ağlayamam. elbette bir daha gitmedim. dikilecek daha fazla tüye ihtiyacım yoktu. iki senedir çeşitli hormon, şeker bilmemne testleri ile nedeni ortaya çıkarılamamış iç sıkıntım kendi başına bana yetiyordu. ki iki sene bile geç bir süreydi, ben emdr yöntemini duyana kadar dört sene geçmişti. çok acı çekiyordum, acımı yazılarıma kusarak hafifletmeye çalışıyordum. olmuyordu. evet, benim de bir kara kaplı defterim var. psikologuma defterimi götürdüğümde okuyacağına hiç ihtimal vermemiştim. okudu ve beni şaşırttı. ve beni baştan uyardı, bu yöntemi uygulamayı kabul edersem artık böyle yazamayacaktım. ne demek istediğini ve nedenini anlamadım. yazmak benim için o noktada artık mühim değildi. çok acı çekiyordum. çektiğim acı artık dayanılır gibi değildi, ben de "normal" olmak istiyordum artık. dayanamıyordum. kabul ettim. hem acılarımı yazdığımda elime ne geçecekti ki? oris'im kilitliydi. kaybedecek bir şeyim yoktu, ben öyle sandım.

travma odaklı bu çalışmada kısa sürede "sonuç verdim". artık "iyiydim". bundan sonrası emdr sız gidecekti. aşmıştım, oley oley yuppiydi. ben öyle hissetmiyordum ama psikologuma çok güvendiğimden onun bildiği ve bende gördüğü bir şey var, demek ki gerçekten iyileştim, diye düşündüm. emdr'ın açtığı boşluk içinde anlamsızca süzülüyordum. sanki ölüm gibi bir şey oldu ama bu ölüm beyazdı. ben "iyiydim".

nereden bilebilirdim ki emdr sadece akneyi boşaltmıştı, ben hala "hastalanıyordum" ama nedenini anlayamıyordum.

sanırım tekrar "hastalandığımda" üzerinden iki sene geçmişti. bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine mustafa sercan'a danıştım. iyi ki de danıştım, ilaç gerçekten gerekli olmadığı sürece ilaç vermeyen biri olduğu gibi aynı zamanda ilaç verdiğinde de uygun dozu hasta ile ilk hafta her gün telefonda konuşup ayarlaması daha ilk haftadan bir şeyleri değiştirmeye başladı bende. güvenimi kazandı. "hastalanıp" danıştığımda hayatımda birçok şey kötü gidiyordu, kapkaççılıktan nasibimi almıştım, kaybettiğim para ile ofisimin ortaklığından da çıkmak durumunda kalmıştım çünkü belimi de beraberinde incitmiştim, çalışamıyordum, anneme kanser teşhisi konmuştu, kemoterapi alıyordu ama sonuç alamıyordu, başka bir şehirdeydi, başkaları bakıyordu, ben gidemiyordum, yetmiyormuş gibi de okuldan atılmak üzereydim, kendimi toparlayıp en azından bir tarafı düzeltmem gerekiyordu, belimin ağrısından oturamaz haldeydim, uzun lafın kısası nedenim çoktu "hastalanmak" için, çoğu insan için bunların biri bile "hastalanma" nedeni idi. ama psikiyatrım dedi ki "siz bu travmayı atlatamamışsınız," dedim "nasıl olur? atlattım ben onu, belgelerim var, emdr tedavisi bile gördüm ben." o an anladım psikologun vakti ile beni neden uyardığını, içim boşalmıştı, içim bomboştu ama yara duruyordu. ilk günkü kadar taze, oradaydı, ben onu hissetmiyordum hatta orada olduğunu bile unutmuştum. eskisi gibi yazamıyordum, eskisi gibi hissedemiyordum ama hala "hastalanıyordum." psikiyatrımın dediği ise tüm bunların nedenini ortaya koyuyordu, "bir akneniz var, siz aknenin içini boşaltıyorsunuz ama akneyi kökünden kurutmuyorsunuz, sonra ateşiniz çıkıyor, benim niye ateşim çıktı diyorsunuz," haklıydı. sonuna kadar haklıydı. ben içimi boşaltmıştım, kökü hala orada duruyordu. aynı yirmilik dişlerimin iltihaplandığı dönemler gibi, dişimde hiçbir şey yok, ben yazın ortasında 39 derece ile yanıyorum ama nedenini bilmiyorum... o iltihap orada kaldığı sürece de bir sürü "hastalandım", ta ki bir röntgende durum ortaya çıkana kadar. keşke ruhumuzun röntgeni de böyle kolay çekilebilseydi... bir de o sonradan gelen unutkanlıklar var... neyse kısa sürede beklenmedik, en azından doktorum beklemiyordu, bir atak yaptım, şaşırtıcı bir şekilde pek çok şeyi yoluna koydum vs vs sonra doktorum şehir değiştirdi...

sonuçta emdr'ın benim için tanımı tam da budur: bir akneniz var, siz aknenin içini boşaltıyorsunuz ama akneyi kökünden kurutmuyorsunuz, sonra ateşiniz çıkıyor, benim niye ateşim çıktı diyorsunuz.

benim hala ateşim çıkıyor.

(02.04.2011 03:59)

Travma sonrası stres bozukluğu

Ptss (post trauma stress symptoms) diye bilinir. yaşanan herhangi bir travma sonrası, bu bir yakının ölümü olabilir, deprem olabilir, kaza olabilir, tecavüz olabilir, kişinin depresyon, panik bozukluğu, panik atak, sosyal fobi gibi semptomları göstermesi, o kişinin bu semptomları durup dururken göstermesinden farklı ele alınmalıdır. mesela bir yakınını kaybedip depresyona giren kişi genel olarak depresif değildir.

ptss belirtileri genelde nevrotik belirtiler olmakla beraber nadiren psikotik belirtilerle de karşılaşılabilir.                                                                                            (26.11.2009 01:16)

 20 kişinin birden size dalması da bir travmadır. ya da ilkokul öğretmeninin attığı bir tokat. ama bunlar ptss ile sonuçlanmaz. sadece o durum ile ilgili bir mevzu olduğunda kötü hissedersiniz. mesela ben cep telefonumu hem de salak gibi kulağımdan yani elimden alınarak çaldırdığımda çooook uzun bir süre sokakta telefonda konuşamadım. bir mağazaya, apartman girişine sığınıp öyle konuşuyordum. ama bu bende panik atağa ya da herhangi bir semptoma neden olmadı. bu ayrı bir durum. ama diyelim ben kaza geçirdim, ben de durup dururken sıkışma nefes alamama semptomları görüldü. bu ptss dir. '99 depremi sonrası birçok kişide görüldü bu mesela.

travma sonrası stres sendromu, yani ptss sizin travma sonrası nevrotik hastalıkların belirtilerini göstererek rahatsızlanmanızdır. ve evet, ölüm dolayısı ile savaş ve tecavüz en zor atlatılan travmalar olduğundan kelli en dirençli vakalardır.
(26.11.2009 01:59)