27 Nisan 2012 Cuma

Can Yücel'den, öğrenmemiz gerekenler


Verdiğim değeri haketmeyen insanları silmeyi,
Arkama dönüp bakmamayı..
Hiç kim...se için kendime saygımı yitirecek bir şey yapmamayı..
Gözyaşlarımın değerini bilmeyi
Ve onları üç kuruşluk insanlar için harcamamayı,
Ben izin vermeden kimsenin beni üzemeyeceğini,
Kendimin her şeyden önemli olduğunu..

Zor oldu,
Geç oldu,

Ama öğrendim!!

Bulantı Hikayeleri

Çok uzun süredir yediğimi midemde tutamamak ve dahi mideme gönderememk gibi dertlerden muzdarip olduğumu yazdım, çizdim. herkes grip gibi geçici bir şey sandı. Değildi, değil... yanına kramplar, ağrılar da ekleyerek devam ediyor, hala neyin bana dokunacağını bilemeden yaşıyorum, öyle ki yeri geliyor içtiğim su bile "dokunuyor". Midemde bir şey kalmıyor, ben hala öğürerek kasılıp kalıyorum, beynime 'çıkacak bir şey kalmadı, aloooğğğ' sinyalleri gönderiyorum. Nasıl sinyallerse onlar artık... Çok uzun saatler bir şey yiyemiyorum kumsanın ardından, yersem o da gidiyor ki canım istemiyor. Şaka maka aylardır süren ve yaşam kalitemin içine eden bulantı ve saz arkadaşları berte'yi içten çökertme teşkilatı kurdu diye endişe ediyorum, o derece.


Bilenler bilir, çok da "yamuk" bir insan değilimdir, rüzgar esse üşürüm falan da geçici ki bunlar. Midem için de içinde olduğum ve belki de olduğumu fark etmediğim durumun yansıması, bir başka deyişle psikosomatik diye geçiştirdim hep. Ben toparladıkça o da toparlayacaktı, burada hafiften şizofren eğilim gösterdiğimin farkındayım, insanın midesinden ayrısı gayrısı olur mu? Olaylar umduğum gibi gelişmedi, fil fareyi ezdi geçti. Ben beslenemedikçe halsiz kaldım, halsiz kaldıkça beslenemedim hayat kalitesi diye bir şeyim kalmadı, sürekli hasta olduğum için kendimden nefret etmeye başladım bir ara, sonra saçmalama kuzen! diyerek kendime geldim, hala beni zorluyordu. Evden çıkamaz olmuştum, okul, hastane, adliye, cami gibi gitmem gereken yerlere gidemiyordum, şehir değiştiremiyordum, hatta Nilüfer Turizm maceramı da buraya yazmıştım. 


Kimse durumun bu kadar kötü olduğunu tahmin etmedi. Sadece durumumu internet üzerinden de olsa yakından bilen bir arkadaşım Ocak ayı itibarı ile endoskopi yaptırmam için baskı yapmaya başladı, aile geçmişimden, kirli aile geçmişimden dolayı korkuyordu. Kusma dediğin bu kadar sürmez, bir ara geçer... Geçmedi. Arkadaşım hala ısrarlı, ben ise aile hekimi ve benzerinin de endişeleri ile yeni yeni hastane yolunu tuttum, o da istemeye istemeye. Sorunun bu kadar sürmesinden kelli organik olduğundan korktuğumu, gerekli tetkikleri yaptırıp eğer psikosomatikse rahat rahat kusmaya devam edeceğimi söyledim. Gittiğim hastane annemin vefat ettiği hastane, doktorlar tanıdık. Beni annemin son dönemlerinde görmüşler, beynimi kullanarak her şeyi yenebileceğimi söyledi cümbüş doktorumuz, o zaman anladım ki ben yaşadığım sıkıntıları yüzüme yansıtmıyorum, halbuki o gün bıçak sokmuş gibi kramplar da başlamıştı... Ne kabus!


Çok uzattım, benim durumum hala belli değil, gastroenterelogdan randevu düşürmeye çalışıp başaramıyorum şimdilik. Durumumun nedenleri üzerine konuşurken aile hekiminin anlattığı bir bulantı hikayesi dikkatimi çekti.


Bir adamın 40 45 yaşlarına kadar sürekli midesi bulanıyor, testeler yapılıyor, yok, o şu bu... yok, hiçbir tedaviye cevap vermiyor. Durum böyle olunca psikiyatriye yönlendiriyorlar. Sorun ortaya çıkıyor. Doğu, abisinin hanımı ile 8 yaşındayken evlendiriliyor "töre gereği", evet, 8 yaşındayken, kadın ise 20 25 yaşlarında. Meğer kadın bunu her sabah yokluyormuş erkek oldun mu diye, kadınla elbette evli kalmış, ilerleyen vakitlerde çocukları da olmuş ama bu bulantı musallat olmuş. Adam 40 civarı yaşa kadar bu illeti çekiyor, sonra kadından boşanıyor, bulantılar kesiliyor. Düşünsenize, 40 yaşındayım, 32 senelik eşimden ayrıldım diyen biri... Neyse ki bir şekilde ortaya çıkmış da ömrünün sonuna kadar çekmemiş. Aile hekimi bulantının sebebi bir kadın bile olabilir diyerek anlatmıştı. 


Bu arada ben de ağrı ve bulantılarımla yaşamayı öğreniyorum, kusarsam kusarım diyerek dışarı çıkıyorum, yalnız elimdeki uçaklarda verilen kusma kağıtlarından kalmadı, her türlü bağışı kabul ederim, naylon poşet çevreye daha fazla rahatsızlık veriyor. Ben çevreye verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür dilerim de çevrenin bana verdiği rahatsızlık için kim özür dileyecek? 


Varoluş kaygıları, varolmanın bulantı yaratan hafifliği gibi argümanlarla geleni peşin dövüyorum, söyleyeyim. Fiziksel olarak kesintisiz bulantı hissetmeden de varoluş acısı çekebilir bir insan.


Organikse organik, psikosomatikse psikosomatik, bulacağım seni bulantımın sebebi! (Böyle göz dağı ile, isyankar, yeneceğim seni İstanbul'umsu bir final işte)

5 Nisan 2012 Perşembe

annesi erken ölmüş kızlara

Kıymet Nadir Bindebir'in son dönem online Yaprak dergisine yazdığı bir yazıydı bu, sonra o yazı kayboldu ama Kıymetlimisss kaybolmadı neyse ki, ricamı kabul edip hem yazısını hem de kah orada kah burada yayınlama iznini e posta ile gönderdi. 


Kendisi ile çok hoş yazışmalarımız oldu bu arada, bu yazıyı yazdığı insanlardan biri benim canım dostum Esin, her şeyimizle annemin sağlığı ile uğraşırken birdenbire annesini kaybeden Esin.


Kıymetlimiss çok hoş bir şey söyledi bu yazışmalarda: doğada hiçbir canlı annesiz kalmaz, köpek kedi yavrusunu kollar, kaplan yavru maymuna annelik yapar, mutlaka bir "anne" o "yavruya" sahip çıkar. 


Ona da birisi söylemiş, o da başlamış anne edinmeye, hatta anneleri yedekliyorum, demişti, gülüşmüştük. 


Ben bu "anne" tarafından kollanma hissini son Bursa'ya gidişimde çok yoğun hissettim, öyle ki arkadaşımın annesini benim annem sandı apartmandakiler, ilkokul öğretmenim keza öyle, yaşınız kaç olursa olsun bir "anne" mutlaka sizi sahipleniyor bir şekilde. Şu kısa örnekte bile anneyi akraba ortamından uzakta bulacağınızın sinyalleri geliyordur umarım. Bir yanda başın/başımız sağ olsun, bile demeyen bir teyze, diğer tarafta bana gerçekten annelik yapanlar. Bu yazıyı bu yeni "anne"lerime adıyorum.


Özellikle bugün hep aynı kalacak yaşının ilk dönencesi olan anneme, yazacaktım ki iett'nin doğum günü mesajını aldım... Bildirsem mi acaba? Bilemedim gecenin bu saatinde. 


Tüm annelerime ve özellikle bugün doğum günü olan anneme:


(Şu yazıda küfretmek istemem ama eski bilgisayarım nasıl bir şey yapıyorsa dakika başı başka oturum açtınız, tekrar girin bi bişey yapın diyerek zırt pırt yazıyı donduruyor, tüm yazacaklarımı unuttum bu teknik denyoluk yüzünden...)



15 Ocak 2007 de yaprakdergi.com da yayınlandı

http://www.yaprakdergi.com/default.asp?mId=91 (link artık maalesef çalışmıyor)


Anneleri erken ölmüş kızlara

Yazara ait diğer metinler »
Oluşturma tarihi : 20.01.2007 15:54:05
Son değiştirme : 02.02.2007 23:14:42
Yayım tarihi : 20.01.2007
[x] Kapat
Anneme, Esin’e, Gül’e


Çok erken ölmüş anaların kızlarıyız biz.

‘Çekmeden ve çektirmeden’ hiç kimseye yük olmadan bu hayattan kayıp gidivermiş kadınların, hiçkimse tarafından korunmadan yaşamayı öğrenmiş kızları.

Annesiz anneleriz. Öteki kızlara benzemeyiz. Babası erken ölen kızlar hiç büyümezler, hep biraz çocuk kalırlar ama biz farklıyız. Annemizin öldüğü gün büyümek zorunda kaldık çünkü.

Hazırlıksız, hastalıksız  ve  hastanesiz, gencecikken, daha ölüm hiç yakışmıyorken,
apansız, son sardıkları dolmalar buzdolabında, son yıkadıkları çamaşırlar ipte kalıvermiş,
banyoları ferah yeşil elma kokulu  ve ölüm üzerlerine hiç de yakışmamış kadınların kızlarıyız.

Annem öldüğü gün,  bisikletle deniz kıyısında tur atmış, bahçesindeki çiçekleri çapalamış, ayrık otlarını temizlemiş, terası yıkamış. Soğanlı kıyma kavurmuş, dolaba koymuş ve ölmüş.

Bu kadar işte, bisiklete biniyorsun, ot yoluyorsun, kıyma kavuruyorsun ve küt diye düşüp ölüyorsun. Haksızlık. Haksızlığı yapan annem. Ölümü fikrine alışmamız için süre vermedi. Yaşlanmadı,  hastalanmadı, hastanede yatmadı, bizi önceden ikaz etmedi.

Ben öksüz, bisiklet öksüz, otlar, soğanlar, kıymalar bir anda kalıverdik ne yapacağımızı bilemeden. Bir de sardunyaları.

Öksüz, şaşkın dünyanın ortasında öylece tek başımıza kalıverdik. Bu kadar yakınımıza gelebilir miydi ölüm, bu kadar ani mi olurdu?  Daha helva yapmayı bile bilmiyordumki.

İki gün evvel telefonuma bıraktığı mesajında ‘’Sevgili İstanbullular’’ demişti politikacıları taklitle, ‘’Hepinizi öpüyor ve hoşçakalın diyorum’’. Mesajı duyunca aradım. Ona torun sevgisi tattırdığım için uzun uzun teşekkür etti. Oğlumla ne kadar iftihar ettiğinden bahsetti. Ben de ona teşekkür ettim. ‘’Senin desteğin olmasa doğurmaya karar veremezdim ki, sayende doğurdum, sayende büyüttüm’’ dedim. Keşke daha fazlasını söyleseymişim. En çok söyleyemediklerimiz acıtıyor ölenin arkasından. Niye daha fazlasını esirgedim ki?

Bilmiş miydi, bekliyor muydu ölümü? İstemese de bekliyordu galiba. Hem anneannesinin hem de annesinin öldüğü yaştaydı çünkü. O yaş onun korku barajıydı. Şimdi benim de korku barajımdır yakınlaştığım o yaş, ama bir yandan da  hınzırca biliyorum ki; anne tarafımdam üç kuşak kadının yüreğini tıp diye durduruveren o yaşı ben salimen atlatacağım. O barajı geçip, üç kuşaklık o çemberi ben kıracağım.  Onların çağlarının ‘ihtiyar’ yaşları bizim zamanımızın ‘orta yaşlar’ıdır çünkü.

Hastanesiz, doktorsuz ve morgsuz, üçüncü sınıf turistik bir kasabanın mezarlığına, ikindi vakti gömülüverdi annem ben yetişemeden. On gün evvel arabaya el sallarken bırakmıştım, tekrar karşılaştığımızda toprak bir tümseğin altında yatıyordu. El salladığı görüntü dondu beynimin ekranında. Tümseği kazıp vedalaşabilmeyi isterdim. Dokunmak, sarılmak, ona sesimi duyurabilmeyi isterdim.

Dizlerimin üstüne çöküp yumuşak toprağı avuçlayıp durdum. Dinsizlik, inançsızlık
tesellisiz bıraktı beni anamın mezarı başında.

Oğlum onüç yaşında o vakit. Ona baktım, ağlamaktan gözlerinin rengi koyulaşmış, derin deniz mavisi olmuş,

‘’Artık yürürken böceklere, karıncalara basmamaya çok dikkat edeceğim’’ dedi.

‘’Neden?’’ dedim.

‘’Çünkü anneannem re-cycle ediyor’’.

Toprağın altında anamın güzel bedeni, elimde mezar toprağı, gözlerimde yaşlar gülmeye başladım. Sarıldım oğluma. Anneannesinin bedenini doğaya emanet ettiğini düşünen bir torun. Ancak annemin öğrencileri bu kadar açık fikirli olabilirdi.

Düşündüm ki; annem de öyle isterdi, ağlamayalım isterdi mezarının başında. Anladım ki; annesizliğin sihirli iksiri, panzehiri yine anneliktir. Annesizliğin acısını ancak annelik unutturabilir.

Anneleri genç yaşta ölmüş, bir günde büyüyüvermiş kızlar, en çok onlar benzer annelerine.

Başsağlığına gelenler, anneleri erken ölmüş kızların yüzüne bu sebepten bakamazlar. Şaşarak  ve  anamızla aynı akıbeti paylaşacağımızdan emin, tedirgin izlerler çay tepsisini metanetle, annemizinkine benzer adımlarla taşımamızı. Sesimizin, konuşmamızın annemizinkine benzerliği tedirgin eder taziyecileri. Bilmezler ki; biz erken ölmüş anaların erken büyümüş  kızları, anamızın öldüğü yaşın korku barajını gözyaşlarımızla doldururken hayatın bütün gereklerini yerine getirebiliriz.  Öldüğü saat annemizin tahtına oturur, geri kalan ömrümüzde annemiz kadar güzel köfte, börek yapmaya, çekmecelerin içini onun kadar düzenli tutmaya, banyoları onunkiler kadar temiz ve ferah kokutmaya çalışırız. ‘Korunan’ kategorisinden ‘koruyucu’ kategorisine annemizin öldüğü saat geçmişizdir biz. Taziyecileri teselli edecek gücü, annelerimiz ölmeden devretmiştir bize. O gücün farkında değilizdir sadece.

En çok ellerimi benzetirim anneme. Annemi özledikçe ellerime bakarım sekiz senedir. Asla onunkiler kadar becerikli olamayacak, asla onunkiler kadar şefkatle dokunamayacak olan kendi ellerime.

Şimdi annem bana ellerim kadar yakın.

Artık dünyadaki bütün çocukların annesi benim, artık dünyadaki tüm canlılarda biraz annem var.

Yaşarken tekti, öldükten sonra ‘herşey’e dönüştü annem.

31 Mart 2012 Cumartesi

3 dakikada irlanda aksanı ile konuşma rehberi


irlandalı bir arkadaşın hizmetimize sunduğu süper mini kurs.


yapmamız gerekenler:


"the 'ah' sound in words like "father" is stretched out. 
the short 'a' sound in words like "map" and "glass" softens almost into an 'ah' sound. 
the 'oi' sound in words like "point" moves toward a long 'i,' as in "find." 
the 'uh' sound in words like "love" and "pub" become a short 'oo,' as in "book." 
the long 'i' sound in words like "fight" rounds a bit. be careful not to take it too far into an 'oi' sound! 
similarly, the 'ow' sound in words like "town" is rounded. again, take care not to drift too far. 
the long vowels - 'a' in "play," 'o' in "go," "oo" in "spoon," and 'e' in "feed," - are all elongated
the 'r' sound has a very hard quality to it. 
the 'l' sound is always very strongly articulated. 
some th words the h is dropped. words like "thighs" sound like "toys"
another example is "thirty three and a third" all the h's are all dropped sounding like "turty tree an a turd".
words like "dirty" the "i" is dropped replaced by a "u" making it "durty"


hope dohs lessons above help ye."


britanya'nın köpee olmuşsun demeden siz hemen atlayayım, ingilizce bilmiyorsanız irlanda aksanı neyinize? ha neyinize?


(deliberte, 30.04.2011 22:55)

bozuk fermuara karnım ağrıyor süsü vermek


şöyle olur efendim. şimdi pantolon fermuarı dediğimiz nane ne yapmalıdır? pantolonu tutmalıdır, değil mi? üst taraftaki düğme, çıt çıt, kopça her neyse de bu fermuara yardımcı olur. bir de bu fermuar denilen nane bazen tek başına bile yeterlidir, neden? çünkü kitlenir. akıllı bir fermuar kitlenir. öyle yok ben kitlenmem yok bana ne kardeşim açılcem ben diyen fermuarı ne yapıyoruz? bozuk diye çöpe atıyoruz. fermuarlar akıllı olsun! neyse işte new york'un çok ünlü caddelerinden birinde kısa bir işim var. evim de o civarda. altı üstü 10 dakika sürecek dışarıda kalmam, pantolonun da düğmesi gevşekti, hangi akla hizmetse unutmayayım, olmadık yerde kaybolmasın diye sökmüştüm, dünyanın en üşengeç insanı olduğum için başka pantolon aramadım bile. fermuara inandım, fermuara güvendim. peki o ne yaptı? ilk yarıda her şey çok güzeldi, işlerimi hallettim, dönüş yoluna geçtim. plaza insanlarının yanından evime döneceğim. sen fermuar gel sonuna kadar açıl! hem de cadde ortası! uzun süre çantamda bir şeyler arıyor süsü vererek gözlerden ırak bir mecra aradım. o kalabalıkta minimum göz önü bir yer bulup artık yavaş yavaş popomu terk etmeye meyletmiş pantolonu artık çekmek zorundaydım! neyse çektim, toparladım ama fermuar bir inat, bir inat! çekiyorum daha hareket olmadan geri iniyor, takılıyor yukarı çıkmıyor, iki adım attım mı tamamen iniyor, mecbur fermuarın kitleme görevini ben üzerime aldım. bütün yolu çantada bir şey arayarak geçirsem bile pantolunun düşme ihtimalini bertaraf etmediği için bu pozisyon mecbur baş parmağım ile fermuarın tüm yükünü taşıyacaktım. öyle de yaptım. dikkat çekmemesi için de fermuarı tutan parmağımın olduğu elimi karnımın üzerine koyarak yürüdüm ve parmağıma binen yükten ötürü suratımı adeta karnım ağrıyormuş gibi buruşturarak - en kolay kısmı buydu - evime doğru ilerledim. artık bir fermuarın yükünü çok daha iyi anlıyorum. fermuar da bunu anlamamı istemiş olacak ki. son bir dakikalık mesafede artık ne olursa olsun diyerek bıraktığımda hiç yerinden oynamadı. ben de bozuk fermuara karnım ağrıyor süsü vererek evime sağ salim ulaşmış oldum.


ne zormuş orta manhattan'da ikamet etmek yahu!
                                                                                                        (14.07.2010 17:57)

sosyal alanlarda insanın dibinde duran diğer insan


genelde açık veya kapalı sosyal alanlarda yüksek oranda gözlemlenirler. bol bol yer vardır ama teyze/amca/vs gider sizin burnunuzun dibine girer. ya da birbirleri ile kümeleşirler, sanki liken hayatı yaşıyorlar mınako.


(bkz: liken hayatı yaşamak)


kardeşim, etrafta yer var. bol bol alan var. oturacak yer var. kimse kimsenin yerini kapmıyor. uslu uslu dur durduğun yerde. niye bana sıkıntı veriyorsun? burası senin evin değil ki bir metreden fazla yakın olalım. bakın konuşmaya çalışanları hiç katmadım bile, eskiden keriz gibi kibarlığımdan gerekli gereksiz konuşan herkesle konuşurdum. artık o kadar sıtkım sıyrıldı, insanlara tahammülüm azaldı ki ya görmemezlikten geliyorum ya da çıkışıyorum. herkese değil tabii. makul olana, gerçekten yardım isteyene bu ancak benim yapacağım bir şeyse o an için, kapım sonuna kadar açık. ama bu insanların istediği yardım değil, rahatsızlık vermek. bilinçli veya bilinçsiz yapmaları beni ilgilendirmiyor. rahatsız oluyorum. ben de insanım, diğerlerinden bir farkım yok. diğerlerine karşı saygılı olanın da bir farkı yok. kişisel alanı tanımak zeka ile, tahsil ile edinilen bir şey değil, doğuştan da gelmiyor ama öğrenilebilir. tabii karşınızdaki, öğretilebilir geri zekalıysa.


mesela bir seferinde atm'de işlem yapacağım. zaten epi topu dört kişiyiz, sayı ile 4. birisi işlem yapıyor, ben de milletin dibime girmesinden hoşlanmadığım ve dahi rahatsız olduğum için ve zaten zaten atm balkon gibi bir yerde olduğu için kenarda bekliyorum. yağmur yağmıyor ki saçak altına sığınalım. yani sıkışmamızı gerektirecek hiçbir sebep yok. arkamdaki insan müsveddesi hatun ben para çeken adama o mesafeyi tanıdım diye cıngar çıkardı, ben de durur muyum, pat pat sosyal alanlarda aslında birbirimize tanımamız gereken mesafeden girdim insana saygıdan çıktım. papaz olduk, çirkef çamur bir kadındı. o an bir kılıcım olsa belden aşağı ve belden yukarı olmak üzere ikiye bölebilirdim kendisini. gereksiz yere anksiyete yarattı, toplum huzurunu bozdu. görgüsüz!


mesela hastanelerde bir de konuşmaya çalışma kısmı vardır. sanki sosyal terapi yapılıyor ankaralı mırnav kediler! herkes karısından, kocasından, çoluğundan çocuğundan, işinden gücünden, akşama pişireceği yemekten, hangi hastalıkları olduğundan, ne tedaviler uygulandığından, o sırada orada neden bulunduğundan bahsetmek zorunda da benim mi haberim yok? neyse ki o kadar çok gına geldi ki bu insanlardan artık görmezden gelme, duymazdan gelme, ısrar edene sen mi tedavi edeceksin deme, hastalığını anlatana bunları bana değil doktora anlat, ben doktor muyum kardeşim diye çıkışma, çok ısrar edenlere sana ne yarraam deme gibi savunma yöntemleri geliştirdim. evet savunma yöntemleri çünkü orada bulunan kimsenin kimseyi bu şekilde taciz etme hakkı yok. taciz deyince insanların aklına cinsel taciz geliyor. hayır kardeşim, değil. aç bak sözlüğe: taciz. sırf aynı mekanda bulunma zorunluluğundan dolayı ne çeneni, ne otobüse binerken yere attığın sigaranı ve yüzüme pervasızca üflediğin dumanını ne de dibime girmenin verdiği rahatsızlığı çekmek zorunda değilim. bunu o saksı kafana iyice bir sok arkadaşım. çoluğuna çocuğuna da sahip ol, ayak altında dolaştırıp milleti düşürme ya da kendisini yaralama gibi olaylara mahal verme.


bunları yapmazsan ne mi olur? bana bir şey olmaz demem. etrafımdaysan burun deliklerim bana yarattığın sıkıntıdan ötürü kocaman açılır ve burnumdan solumaya başlarım. neden? çünkü nefes alamıyorum. birisi gereksiz yere dibime girdiği zaman nefes alamıyorum. yine bir kılıcım olsa, bir metre yakınımdakileri kılıçla ikiye bölebilirim; bir metreyi aşan ama her an girebilecek gibi olanları da ortadan ikiye bölmem ama kılıcın ucu ile şöyle bir dokunurum, dürterim ki edebinle uzaklaş. yani her an bir hulk'a, bir zeyna'ya, v for vendetta'ya dönüşebilirim. sonra gelip de bana niye ben uçan tekme yedim birdenbire diye ağlama. 


o kadar çoksun ki, o kadar bencil ve saygısızsın ki artık sana tahammülüm yok. toplum içinde millete yapışarak var olacaksan hiç varolma. toplum böyle bir şey değil. liken hayatı değil. göt göte yaşamak zorunda değiliz. birlikte yaşamaktan kasıt bu değil.


demem o ki, sosyal alanlarda dibinizde burun delikleri kocaman açılmış ve burnundan soluyan birini görürseniz uzaklaşın. o kişi ben olabilirim. 


kimse size derdini anlatmak zorunda değil. siz efendi olun, uzaklaşın. ve eğer o kişi bensem birazdan bir patlama yaşanabilir, sonuç: topuklarınıza vura vura uzaklaşın. uzayın oradan. deli berte geliyor. (titre oligarşi parti cephe geliyor tadı)(yakaladım ansızın oh bebek)(evet yaptım bunu)


sonra gelip bana deliberte neden insan içine çıkmıyorsun diye gelmeyin. vaziyet bu ve ben elimden geleni yapıyorum. kılıcım da şansınıza henüz yok. olsa kesin toplum içine çıktığım günlerde birkaç kere kullanırım. almıyorum çünkü gerek yok bu niteliksiz çoğunluk yüzünden bedel ödemeye.


esen kalın. 


(02.02.2011 11:59)

türk kızlarının duştayken düşündükleri

- yıl 2011 yahu! yıl 2011 ve ben hala suyun aniden soğuması ve sonra tekrar ısınması esnasında vücut ısımın zorunlu değişmesine maruz kalıyorum! yıl 2011, hala çözüm bulamadı mı bu ipneler, merkezi sistem de değil, kombiden olamaz, hmm diğerleri ile su ortak, milletin su harcamadığı saatleri bulmak lazım da gecenin ikisi be adam! nesini kullanıyosunuz? yatın uyuyun lan! bu saatte de mi sulu işler peşindesiniz! zaten şu saçları ıslatması bir dert, taraması açması bir başka dert. bunlar bana yapılmış bir komplo! hatta bir yerde beni izleyen bir kamera yoksa ne olayım, hatta izleyen şunu diyordur: aha dondu yine salak! aç aç aç yavrum sıcak suyu, dakkasına kalmadan yanmazsan neyim! ahahah şimdi de yanıyo mal ahahah aç soğuk suyu da don hohoho, kaç kaç suyun altından buz buz... hehehhe ay nassı da eğleniyorum... yarım saatte alacağı duştan en az bir saatte çıkamıyor suyun sıcaklığının makul bir hale gelmesini beklerken... mıhohahahha yine donarak çıktı salak puhohahaha zaten kedileri de üşüşür başına mav mav, onlara selam çakıcam derken ikinciye bir donar, kötüyüm ben kötüyüm muhohahahaha! 


işte bunlardan kalan kısımda aklınızın hayalinizin almayacağı bazı şeyler düşünüyor olabilirler, mevzu tamamen suyun sıcaklığı ile ilgili...


-şimdi mahmut olsaydı sarılırdı/x bana üşümezdim böhühühüh (bu da bonus) 


                                                                                                                                                  (06.11.2011)