Mor ve Ötesi yorumlayana kadar neden bahsettiğini bile anlamadığım sözleri Aysel Gürel'e, bestesi Onno Tunç'a ait, tüyleri diken diken eden bir parça...
Olmaz olasıca yıldönümünde
"öp incilenen gözyaşları
kurusun inançlarında
sene bin dokuz yüz kırk beş
onlar da hep insandılar"
Bunlar da kırık dökük çevirisi sözlerin:
1945
come, hold my hands warmly reaching from centuries or the child inside me will be helpless like this children who are fed with anger are lonesome
and their hopes from flowers theirs pains from histories just like you, just like me they were all human beings, too and they believed in love and they believed in courtesy just like you, just like me
they were a little abandoned, a little offened children as if they were hurt a bit as if they were loved inadequately as if they were embarrassed of the fight and they became silent
kiss, let pearly tears wither on your believings the year is 1945 they were all human beings, too and they believed in love and they believed in courtesy just like you, just like me the year is 1945 they were all human beings, too and they believed in love and they believed in courtesy just like you, just like me
they were all human beings, too and they believed in love and they believed in courtesy just like you, just like me just like us just like us
Yerleri Çapa'nın tam karşısında, yani üniversite girişinin, ara sokaktadır. Köşe çıktığı için sokağa bakınca görür, iki adım atınca içine girersiniz. Et yemeği sevenler için hem temiz, hem fiyatları gayet uygun, hem de etini bol koymaktan kaçınmayan bir yer. Şimdi size bunu bir vejetaryen söylüyor. Nereden biliyorum? Annemin fişlerini atıyorum şimdi... O zamanlar da yazacaktım, vakit olmadı. Dışarı servis konusunda o kadar iyi değiller, yani hastaneye isterken çok sinir etmişlikleri var ama gidip yerlerinde yeyin, memnun kalırsınız. Berte Milor sundu.
i'm not sure how many of you guys pay attention to the news, but yet another event has occurred in colorado that makes me question the safety of doing anything. a gunman opened fire in a colorado movie theatre during the premier of the dark knight rises. as of this notice, 14 are dead & at least 50 are injured. i'd like to know if anyone would be interested in helping me put together a fundraising effort in sl for the victims' families. i can't shake the thought of how close to home this sort of thing is."
Colorado'da Dark Night Rises'ın Colorado film tiyatrosundaki premiyerinde adamın teki etrafa ateş açıyor, 14 ölü, en az 50 yaralı var. Bir arkadaşım aileleri için yardım toplama fikri atmış ortaya Second Life üzerinden. Hazır insanlıktan bahsetmişken son dakika haberi vereyim dedim.
Onur yürüyüşüne gidiyorum, az bir vakit kalmış ve elimde bir sürü eşya var bir kısmı uzun plastik boru, giderken çöpe atacağım.
Evden
çıkar çıkmaz yerde bir yavru kedi görüyorum, daha doğrusu bir ceset,
bir gözü yok, bakmamaya çalışıyorum, bağırsakları az ötede, rüzgar var.
Elim kolum dolu ama onu orada öylece bırakamam bırakanın yaptığı gibi.
Çöp
poşetimde bir sıyrık açıyorum, ıslak mendil çıkarıyorum ve kediye
bakmadan çöp poşetine sokmaya çalışıyorum. Siz ne yapıyorsunuz? Ben
elimde kolumda onca eşya varken cenazeyi kaldırmaya çalışıyorum, sizin
insanlığınız ise rüzgarın açtığı bacaklarımı izliyor ve ağzının suyu
akıyor, kadınlı erkekli. Bu arada bacaklarım güzel değil, siz
çirkinsiniz! Bacaklarım sizin çirkin ve iğrenç olduğunuz kadar asla
güzel olamaz zaten!
Yardım talebi mi? Dalga mı
geçiyorsunuz? Sonra bağırsakları almam gerek ama allah kahretsin ne
biçim bir rüzgar var... bir türlü poşete sokamıyorum, elim ayağım
titremeye başlıyor, bakmadan kaldırmaya çalışıyorum sizin insanlığınızın
pisliğini... Elim kolum hala dolu çöpe doğru hızlı hızlı gidiyorum,
ağladığımı söylememe gerek var mı?
En son çöp yolunda
boruları atıyorum elimden çünkü poşeti toparlayamayacağım... Ağlayarak
kedili poşeti atıp borularıma dönüyorum ve onları da atıyorum.
Onur
yürüyüşüne giderken ve hatta ritm ekibinin arkasında olmama rağmen -en
eğlenceli yerlerden biri- göz yaşlarımı tutamıyorum, sanırım en az bir
saat sürekli ağlıyorum, göz yaşlarımı tutamıyorum, tutamıyorum,
tutamıyorum.... Billur tuz gibi akıyorlar, akıyorlar, akıyorlar...
Bugün
sabah Ümraniye'de iki göz toplam 12 metrekare mutfağı olmayan, suyu
olmayan, tuvaleti dışarıda bahçeli bir evde yaşayan kadına barınağa ve
belediyeye göndereceğim paketleri götürmesi için bir arkadaşıma
veriyorum. Kadın temizlikçi, geliri yok çünkü artık yaşlı ve
çalışamıyor, ve o gecekonduya her ay 350 lira ödüyor, suyu yok. O hali
ile bahçede ikisi felçli 8 köpek ve yirmiye yakın kedi bakmaya
çalışıyor. Kadının yiyecek ekmeği yok, yani var ama küflü. Yanına
koyacağı bir peynri bir bir şeyi bile yok. Komşulardan aldığı su ile
küflü ekmekten papara yapıp hayvanlara yedirmeye çalışıyor. Kadına konu
komşu bakıyor ya da bakmaya çalışıyor. Ben kadının hikayesini duyduğum
gün boyunca durmaksızın ağlıyorum, kıyafetler olur mu olmaz mı bilmeden
en azından genel olabilecekleri de araya katıp giysi de göndermeye
çalışıyorum, hayvanların altına sereceği örtü, annem ve babamın yastığı,
felçli köpeklerin başının altına koyar, bebeklik yastıklarımdan biri...
Arkadaşım dokuz koca paket mama ile götürecek ya da götürdü bunları.
Tüm bu yüklemeleri yapmak için erken kalkıyorum ama kötüyüm, işlem
bitince yatıyorum tekrar.
Rüyamda beni yemyeşil
giydirmişler, hemşire muamelesi görüyorum bir hastanede, ben damar yolu
nasıl açacağım, bilmediğim bir o var derken çalan telefona uyanıyorum.
Sancım var, reglim.
Arkadaşım Digiturk'ün orada bir
kediye araba çarptığını, kedinin durumunun çok kötü olduğunu, veteriner
teknisyenin yıllık izinde olduğunu, kısacası gidip alabilecek kimse
olmadığını söylüyor. Pijamalarla ve yataktayım. Tamam diyorum, ikinciye
aradığında veterinerde olmama şaşırıyor, çünkü hayat memat meselesi ise
elime ne geçtiyse giyip koşuyorum, serde kısa mesafe koşuculuğu da var.
Kediyi
arıyorum güya ora ile ilgilenen görevli 'Çöpe atmışlar,' diyor, 'Ben
çıkardım çimlerin üzerine...' Ağzıma ne gelirse bunu yapana
söyleniyorum.
Hayvan can çekişiyor, yüzü gözü çok fena,
ağzından kan gelmiş, ağzı açık gözünü açamıyor. Yine de dayan kuzum
diyerek zarar vermeyeyim diye bu sefer sadece hızlı yürüyerek veterine
gidiyorum. Kafa travması...
O an daha fazla acı
çekmesin istiyorum ama arkadaşım gerekli her şeyin yapılmasını istiyor
telefonda. Bazen gerekli işlemler yapılınca kendilerine
gelebiliyorlarmış. Bu gelmeyecek, ben biliyorum ama deniyoruz.
Transamine çıkarıyorlar, ağlamaya başlıyorum, annem geliyor aklıma,
içimden umarım transamine kutusunu atmışımdır evdeki diye geçiriyorum.
Kediye
yapılabilecek her şey yapılıyor ama kendine gelmek bir yana daha da can
çekişiyor. Beni bilen bilir, yaşam ümidi varsa sonuna kadar giderim.
Kediyi daha fazla acı çekmesin diye uyutuyoruz. Ben hem götürürken hem
uyuttuğumuzda bunu yapan şerefsizin o küçücük yolda, hızlı gidilebilecek
bir yol değil ama gidiyorlar, kaza yapmasını, ağzının burnunun
yamulmasını, belasını bulmasını diliyorum. Bari veterinere götür
şerrefsiz! Ne diye üstüne çöpe atıyorsun... Senin hatan yüzünden daha
fazla can çekişsin, acı çeksin diye mi?!
Kedicik, daha üç dört aylık uysal cici kedicik şimdi kedi cennetinde. Sizin insanlığınız da tam da bu işte!
Ve ben aynı Ümraniye'deki okuma yazma dahi bilmeyen teyze gibi dev bir kedi olmaktan onur duyuyorum!
Bizim hala içimiz cayır cayır yanarken gelen zaman aşımı kararı, elini kolunu sallayarak dolaşan katiller, 2 temmuz 1993'te cayır cayır yanan sevdiklerimiz....
Hiç görmek istemediğimiz düş, yani kabus... Söylenecek ne var ki? Bunca yıl sonra bas bas bağırıp adalet sembolüne tecavüz edip çocuğuna bakmayı teklif edecek kendini bilmezlere bağlıyken kararlar...
Moğollar'ın Issızlığın Ortasında parçasını dinleyip de tüyleri diken diken olmayan, içi acımayan var mıdır?
Bugün Nesimi Çimen'in eşinin çığlığını duyup da canı yanmayan? Böyle bir davada zaman aşımı kabul edilemez!!!
Değil hak ettikleri cezayı bulmak, üzerine bir ödül almadıkları kaldı be Cahit abi!
Aslında sadece bir Behçet Aysan şiirinden ibaret olacaktı bu yazı, çünkü
Beyaz Bir Gemidir Ölüm
sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
olurum
kötü geçen bir güzü
ve umutsuz bir aşkı anlatan
rüzgarla savrulan
kağıt parçalarına yazılmış
dağıtılamamış
bildiriler gibi
uzun bir yolculuğa hazırlanan
yalnız bir yolculuğa.
çünkü beyaz bir gemidir ölüm
siyah denizlerin hep
çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir
yitik adreslere benzer
ölüm
yanık otlar gibi.
sen bu şiiri okurken
ben belki bir başka şehirde
ölürüm.
O lanet gece yüzünden artık aramızda olmayan Behçet Aysan'ın tek kitabı Düello'dan. (kitaba bakarak yazdım, ben bu şiiri okurken o başka bir şehirde ölmüştü bile...)
Bu siteden bugün sevgili hindirella sayesinde haberim oldu, bu benim ayıbım:
http://kurtajyasaklanamaz.com/
Ben ne yaptım? Hemen imzaladım ve Second Life'ta yayabildiğim kadar insana yaydım, siz de yaymak isterseniz yazdığım özet metni buraya kopyalıyorum:
"Dear friends,
The government is trying to prohibit abortion in Turkey which will lead more women dying because they will resort to illegal, unsafe, and unhealthy means of abortion. There were septic services in every hospital to save women who tried to do it herself or get it done...
Interdicting abortion means more women will die in attempts to make a choice, and to take away their choice is against their human rights. Every woman has the right to make the decision on her body, as it is hers, and hers alone.
Would you be interested in simply signing your name to support female rights in Turkey?
This link will directly take you to the sign part:
http://kurtajyasaklanamaz.com/kategori/imzala
(abortioncannotbeprohibited.com)
İmzala= sign
Ad-Soyad = Name - Surname
Ülke = Country (you can write your country name in your language)
Gönder = Send
It will say "Desteğiniz için teşekkürler." which means "Thank you for your support."
We will be sending these signatures to post office to send to government, Health Department and Prime Ministry, tomorrow, on 19th of June, at 11 a.m.
Thank you for your support about helping women in Turkey ."
Spread as much as you can.
Nobody I talked today knew about it any, even Greece, even Germany with so many Turks in it... Just spread.
Bir babalar gününü daha atlatmanın rahatlığı içerisindeyim. Neyse ki anneler günü kadar/gibi insanın gözüne gözüne sokulmuyor. Yine de her babalar günü babası hayatta olmayanların suratına tokat gibi çarpıyor. Hele benim gibi babanızın dostu manevi babanızı da kaybetmişseniz daha bir sert hissediliyor bu tokat.
Yazıyı ithaf ederken nick kullanmak istemedim, hepimizin aslında gerçek insanlar olduğunu, kullandığımızın nick'lerin arkasında gerçek birer kimlik olduğumuz vurgulamak için. Şurada gördüğünüz karakterler gerçek bizlerin birer yansıması. Bence bunu sık sık vurgulamak gerekiyor.
Yazının başlığını atarken Perihan Mağden'i düşündüm, Babasız Kızlar Balosu'nu düşündüm. O şarkı yüzünden babasızlık konusunda hiçbir fikri olmayan insancıkların saçmalıklarını okudum. Midem bulandı, hem de ağır bulandı. Babası olmayan ben, Esra ya da Özge değil, onlardı. Şarkının ya da şiirin diyelim, ne demek istediğini dahi anlamamış insancıklar...
Oysa babamız bizi çok sevdi! Hem de tahmin edemeyeceğiniz kadar çok! Üstelik çirkin de değiliz, gayet güzeliz!
Sonra dediler ki: Babası yok, onun için kendinden büyük bir erkekle beraber. Saçmaladıklarını anlatamadık, babası onları sevmeyen çirkin kızlar içindi o. Babamız bizi çok sevdi. Konu hakkında bir yazımı, polly jean'in isteği üzerine hala asıl yazdığım yerden silmiyorum ve burada paylaşıyorum:
Babası yok onun için kendinden büyük erkekle beraber
kısık ateşte bilgi edinmiş aydınlanamamış insan zırvası.
biraz önce cha ile konuşuyorduk, dedim o durumun aslı öyle değil, dedi doktorlar öyle diyormuş. o doktorların hepsini sikeyim. bu bir. doktor olmuşsun hala aritmetikle logaritma çözmeye çalışıyorsun, defol git. kısık ateşte aydınlanamamış da seninle aynı şeyi söylüyor. ne farkın kaldı? insanlar kalıba sokmayı seviyorlar, doktorlar da.
bu da iki: bu önerme nedense kadınlar söz konusu olduğunda babası yok, babalık yapmıyor, baba var ama yok gibi bilmemnedir de erkekler söz konusu olduğunda kadının tecrübesinin cazibesine kapıldı. oldu yarram, yanılıyorsunuz yarram. o zaman anası olmayan erkekler de yaşlı kadınlara sarardı, alakası yok. sevgilide baba aramak da en hafifinden sapıkça.
peki nereden geliyor bu genelleme kalıba sokma isteği? şu aydınlatmacı sözlerim size her şeyi gün gibi ışığa çıkaracak bakın:
bu iddianın aslı ne biliyo musun? kadının sürekli kendisini korunma altında hissetme arzusunda olduğu sanrısı. olgunluk, bilgi birikimi, bunlar elbette etkiliyor ama sadece yaşı büyük diye tercih edilseydi bu adamlar mahalle komşusu mehmet amca ile de beraber olmak isteyenler hanım kızlarımız olması gerekirdi, tercih edilen yaşlı adamlar ya birikimli ya da kadın orospu ruhluysa paralı vs baba ve korunma ihtiyacı ile zerre ilgisi yok, para ile ilgili olanın kendini ahlaksızca garantiye alma ile zerre ilgisi var ama o onun ahlaksızlığı.
bu yeni bilginizin hayrını görün.
(deliberte, 05.07.2011 12:48)
Arada biri Babasız Kızlar Balosu diye çıkıveriyor, durur muyum? Yapıştırıyorum cevabı:
babası yok denince babasız kızlar balosu'nu ve babaları terk etmiş kızları anlamak ne tuhaf bir yanılgı. babanın öldüğü için olmaması ile bu durum arasında dağlar kadar fark var oysa ki, öldüğü için mi babayı cezalandıracağız? adam ölmüş gitmiş... keşke ölmeseydi tabi, çevremdeki birçok babalı kızdan daha çok babalıyım buradan bakarsak. varlığı süresince eksikliğini hiç hissetmedim.
(deliberte, 06.07.2011 23:59)
Bakın başka neler yazmışım babamla, babalarımızla ilgili:
Babanın ateist olması
bu durum bir de babanın imam hatip lisesi'nde öğretmen olması durumunu kapsıyorsa oldukça renkli sahneler yaşanır aile efradı tarafından. yıllarca size imamın kızı denir, halbuki sizin ne imamlıkla ne kızlıkla alakanız yoktur. lan!?
based on a o kadar true bir story ki.
(deliberte, 26.07.2011 18:11)
Bir de peygamber gibi adamdı derlerdi, ona da gülümserim hep.
Babanın ölmesi
Hatırlıyorum, hüngür hüngür ağlayarak girmiştim bu entry'yi ve içimdekileri dökememiştim. Çünkü ben babamın öldüğünü ancak bu yıl, 17 sene sonra kabul edebildim.
(bkz: ağlamaktan entry girememek)
(bkz: yıllar geçse de üstünden bu kalp seni unutur mu)
babanızın ölümünün üzerinden yıllar geçse de acısı taze kalır. geçmesini beklemeyin. ölmesinden dört yıl öncesinden hazırlanmaya başlasanız bile o sizi hazırlıksız yakalar. her ölüm erkendir, yıllar çoğaldıkça azalır. sık sık düşünürsünüz hala hayatta olsaydı siz nasıl biri olurdunuz, bu kadar güçlü mü olurdunuz yine yoksa daha mı güçlü... cevabın ikincisi olduğunu bilmeniz içinizi daha bir kanatır. rüyanızda görseniz çocuk gibi sevinirsiniz. açelya şarkısını söyleyemez olursunuz çünkü kime olduğunu bilmeden babanıza söylüyorsunuzdur ve kasetin içinde "babama" diye yazıyordur, bir yerlerde beraber söylediğiniz samanyolu nu duysanız hüngür hüngür ağlamamak için kendinizi zor tutarsınız, daha doğrusu tutamazsınız. ölümünün üzerinden on üç sene geçmiş olsa da entry girerken gözlerinizden yaşlar süzülür. yanınızda olmasını, ona sarılmayı çaresizce özlersiniz.
(deliberte, 14.04.2008 04:43)
Bunları bu sene şurada yazdım ama bu sefer sonuna dek hissederek, bastırmadan, dışarı çıkmasına izin vererek...
Denizin içinde karanlıklar gibisin, ışığın içinde saklıdır bilmezsin, hayat artık sensiz akıp gidiyor, senden habersiz sessiz...
Geçen gün de birisi şu başlıklı entry'yi oylanmış:
Babanın söylediği unutulmayan sözler
bir an hiçbir şey hatırlamadım ve korktum. zaman anıları bu kadar çabuk mu yiyor? doğduğumda babamın bana yazdığı şiiri unutamam, söz deseniz bir sürü sözü var ama tıkandım işte. aklıma 5 yaşından beri ne zaman arkadaşları ile rakı içse yanına çağırıp 'kızım bi fırt çek, aferin, bi fırt daha çek, bakın kızıma nasıl rakı içiyor' sözleri geldi, 'aslan kızım benim' de bonusu. daha o yaşlarda dört fırta kadar çektiğimi bilirim. hatta (bkz: rakı içen kadın/@deliberte)
sonra ben yemek konusunda dünyanın en uyuz çocuklarından biri olduğum için adamcağız şarkıcı kesilecekti neredeyse, garson berte getir'ler, nar gibi domatesle beyaz peynir'ler havada uçuşuyordu. garsonlu olan çarlistondan uyarlama da diğerinin ciddi ciddi varolduğunu düşündüm hep. sözlerini de yazayım tam olsun:
nar gibi domatesle beyaz peynir
bir parça ekmekle beraber yenir
gel onu seninle yiyelim
her an düzelir keyfin neşen gelir
bir seferinde de, bu sefer ilkokuldayım, madonna hayranıyım, açmışım kaseti elimde deodorant şişesi şarkı söylüyorum, daha ingilizce falan bildiğim yok, hello mello, güya söylüyorum, odamın kapısı kapalı. babam kapıyı açıp kafasını uzattı, ben çok utandım. niye utanıyorsam... 'aferin kızım, devam et sen, böylelikle dili daha kolay öğrenirsin,' dedi, ben kalakaldım. niyeyse gülmesini falan beklemiştim. sadece hoşuna gitmesinin getirdiği bir gülümseme vardı. ben sıkılmadan devam edeyim diye kapıyı kapatıp gitti.
beni hayatım boyunca en etkileyen sözü yüz milyon meslektaşı ile toplandığımız bir akşam yemeğinde söylemişti. ben o yaz ilkokulu bitirmiştim ve anadolu lisesi sınavını kazanmıştım. o dönem eğitimin altıncı senesine tekabül eden sınıf anadolu liselerinde ingilizce eğitim verilen hazırlık sınıfları olurdu. şimdiki cıvık dönemin düzgününü düşünün, öyle. inal ertekin bebelerine rağmen istediğim okulu kazanmışım, zaten o zamanlar sadece iki tane anadolu lisesi var yaşadığımız yerde, bir yandan gururluyum, işte başardım falan modundayım, bir yandan da kimseye söylemediğim, hatta kendime bile, bir endişem var. işte böyle bir yaz, soruyor amcalar işte aferin berte kazandın, gelip bizim öğrencimiz olmadın (ben bi de ben sizin okula gelmeyeceğim ki anadolu lisesine gireceğim diye burnum bi karış havada dolaşırdım, kendinden emin olmak böyle bir şey sanırım) e ne hissediyorsun falanlar, ben gak guk diyemeden babam girdi devreye 'berte'nin biraz endişesi var, tüm sene ingilizce öğrenecek, yapabilir miyim diye düşünüyor ama ben kızıma güveniyorum, yapar o,' ve ben dondum kaldım. lan kendime bile söylememişim! şimdi bakıyorum sözcüklerle bile anlaşamıyoruz insanlarla, değil içini okumak. gerçi annemle de sözcüklerle anlaşamazdık hiç, defalarca söylememe rağmen anlatamazdım. sanırım baba kız arasındaki bağa dayalı bir şey ya da benim ultra mega süper babama. kaç kişi bu şekilde karşısındakini anlayabilir? akraba bile olsa? kızlar hep seçecekleri erkekte babalarını arar derler ya, işte bu açıdan ararım elbet, böyle bir erkek daha çıksın karşıma, gözüm kapalı evlenirim bile. ki ben... demek o baba arama teorisi de doğruymuş, şimdiye kadarkileri toplasan tırnağı olamayacaklarından hiç gerçekten onu aradığımı düşünmemiştim. bir bilimsel gerçeğe daha ışık tuttuktan sonra kabuğuma çekiliyorum. sen sanıyordun ki kabukluydum, değilim.
kendi ayaklarının üzerinde duran her kadının babası ölmüş değildir. bunu da yazın bir kenara.
ha bir de kendisinden yaşça büyük sevgilisi olan kadınlara baba hasreti içinde oldukları için o adamları seçtikleri söyleniyor ya işte o insanları pompalı tüfekle kovalamak istiyorum. herkes ben değil tabi, susup içinden saydırıyorlar.
(deliberte, 10.06.2010 01:13)
Aslında farklı bir şekilde bitirmek istiyordum. Ben geçen sene hayatta olmayan babama bir hediye verdim, ona sevgilisini verdim, o yazım ile bitiriyorum. Halbuki o yazıyı yazarken bunu ben bile bilmiyordum. Hastanede, yoğun bakımın önünde asla gerçekleşmeyecek bir ameliyat için güya, koşturuyordum, gerçekleşse %95 annemi kaybedeceğim bir ameliyatın kan hazırlıkları için çırpınıyordum. Nereden bilebilirdim ki?
Babacığım, kızları benim canım olanların hiç tanımadığım merhum babalarını da, kalbimde baki kalan Baki hocayı da, seni de çok seviyorum. Bu sene sana verebileceğim tek hediye daha güçlü, daha ayakta, daha dimdik bir kadın olmaktır, biliyorum ve güvenini boşa çıkarmıyorum. Tapusunu defalarca dolandırıldığın için alamadığın ev yüzünden kanser olup canını acı çekerek teslim eden babacığım, o ev artık benim üzerime ve ben sana, doğum günün için, içinde bir sürü hediye hazırladım. Görüyorsun, biliyorum.
Babası hayatta olmayanların babalar günü
duygusal anlamda babayı aldıkları gün. sabah twitter'da okumasam bana yardıma gelen arkadaşımın babasına koşmasından öğrenecektim bu günü. twitter'da yazansa az ve öz :
Artık mezarına ayağım dönüyor baba, hatta o gece sana sevgilini hediye ettiğimden beri ayağım oradan hiç dönmek istemiyor, toprağınıza yatıp öylece uzanmak istiyorum bazen, sizi çok özlüyorum.
Bu yazıyı hangi bloguma koyacağımı bilemedim, ikisine de koyuyorum.